Wednesday, September 20, 2006

14 EYLUL PERSEMBE GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

OZDERIN,M.

msn : ozderin@hotmail.com

14 Eylül 2006 Tarihli ve 26289 Sayılı Resmî Gazete

MEVZUAT

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

BAKANLIKLARA VEKÂLET ETME İŞLEMİ

— Devlet Bakanı Nimet ÇUBUKÇU’ya, Sağlık Bakanı Recep AKDAĞ’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

– Milli Savunma Bakanlığına, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah GÜL’ün Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

— İçişleri Bakanlığına, Devlet Bakanı Ali BABACAN’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkerenin İptali Hakkında Tezkere

ATAMA KARARI

— İçişleri Bakanlığına Ait Atama Kararı

YER ADININ DEĞİŞTİRİLMESİNE DAİR KARAR

— Zonguldak İli Ereğli İlçesine Bağlı Güneşli Beldesinin İsminin “Çaylıoğlu” Olarak Değiştirilmesi Hakkında Karar

YÖNETMELİKLER

— Işık Üniversitesi Lisansüstü Eğitim ve Öğretim Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

— Işık Üniversitesi Yaz Öğretimi Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

TEBLİĞLER

— Türkiye Güreş Federasyonuna İdari ve Mali Yönden Özerklik Verilmesine Dair Karar

— Katma Değer Vergisi Genel Tebliği (Seri No: 100)

— İthalatta Haksız Rekabetin Önlenmesine İlişkin Tebliğ (No: 2006/25)


‘Hizbullah da savaş suçu işledi’
Af Örgütü, 34 gün süren Lübnan savaşı sırasında Hizbullah’ı da savaş suçu işlemekle suçladı. Hizbullah ise bu suçlamayı reddetti.
NTV-MSNBC VE AJANSLAR
NEW YORK/BEYRUT - Uluslararası Af Örgütü, Hizbullah’ın, İsrail’in kuzeyine binlerce roket fırlatırken sivilleri kasıtlı olarak hedef aldığını dile getirdi ve bunun uluslararası hukukun ihlali olduğunu belirtti.
Örgüte göre, bu roketlerin yaklaşık dörtte biri yerleşim birimlerine düştü. Hizbullah’ın düzenlediği yaklaşık 4 bin roket saldırısında 43 İsrailli sivil ölmüştü.
Örgüt, geçen ay yayımladığı raporda da İsrail’i, savaş sırasında sivil hedeflere orantısız saldırılar düzenlemekle suçlamıştı. Örgüt, BM’den hem İsrail hem Hizbullah’ın ihlallerinin soruşturmasını ve kurbanların zararların tazmin edilmesini istedi.
HİZBULLAH RAPORU REDDEDİYOR
Hizbullah örgütü ise, Uluslararası Af Örgütü’nün kendilerini İsraillilere karşı savaş suçu işlemekle suçlayan raporunu reddetti.
Hizbullah milletvekili Hasan Fadlallah, El Cezire televizyonunda yayımlanan konuşmasında, örgütün, İsrail’in yüzlerce Lübnanlı sivilin öldüğü saldırılarına karşılık İsrail kentlerindeki sivilleri hedef aldığını söyledi.
“İsrail kentlerini, yerleşim yerlerini ve altyapılarını bombaladığımızı inkar etmiyoruz” diyen Fadlallah, “Ancak bunun her zaman doğal bir karşılık olduğunu, bir devlet işgal edildiği zaman kendisini savunması gerektiğini” kaydetti.
Uluslararası Af Örgütü’nün bu raporu yayımlaması için muhtemelen ABD ve İsrail baskısı gördüğünü öne süren Fadlallah, sözlerine “Eylem İsrail tarafından başlatıldı. İsrail saldırısıyla nasıl mücadele etseydik? Güllerle mi?” şeklinde devam etti.

MILLI EGITIM VAKFI DAVASI FOTOKOPILER GELINCE ERTELENDI.

-Ankara 9. Asliye Hukuk Mahkemesi , kavgali geçen Milli Egitim Vakfi'nin son genel kurulunun iptali istemiyle açilan davayi, üzerinde oynamalar yapildigi iddiasiyla istenilen oy pusulalarinin fotokopileri gönderildigi için erteledi. Hakim Üstün, oy pusulularinin aslinin mahkemeye gönderilmesini kararlastirdi.

ANKARA(ANKA)- Milli Egitim Vakfi Genel Kurulu'nun iptali istemiyle açilan dava, oy pusulularinin üzerinde degisiklik yapildigi iddiasinin arastirilmasi için istenilen belgelerin asli gelmemesi üzerine ertelendi.
Milli Egitim Vakfi'nin 28 Mayis 2006 tarihinde gerçeklestirilen ve Milli Egitim Bakanligi yönetimi ile Vakif yöneticilerin karsi karsiya geldigi son genel kurulunun iptali istemiyle açilan davanin ikinci durusmasi Ankara 9. Asliye Hukuk Mahkemesi'nde yapildi. Vakif eski yönetim kurulu baskan yardimcisi Uygur Tazebay'in açtigi davada, avukatlar dilekçelerindeki görüsleri tekrar ederken, davaci Tazebay'in vekili avukat Talat Bulut bir önceki durusmada talep ettikleri oy pusulularinin fotokopilerinin gönderildigini ifade etti. Avukat Bulut, oy pusulularinin üzerinde oynanarak var olan yönetim kurulunun isbasina geldigi iddiasina dayali olarak genel kurulun iptali isteminde bulunduklarini animsatirken, oy pusulalarinin asillarinin gönderilmesinin önemli oldugunu söyledi.
Hakim Nevruz Üstün de davaci vekilin talebi dogrultusunda Milli Egitim Vakif Genel Müdürlügü'nden oy pusulalarinin aslinin istenmesini kararlastirdi. Hakim Üstün, davayi kasim ayina erteledi.
135 TRILYONLUK KAVGA DIYE YANSIMISTI
Milli Egitim Vakfi'nin mayis ayinda gerçeklestirilen genel kurulunda, divan baskanliginin olusumu ve yönetim kurulu oylamasinda ciddi tartismalar yasanmisti. Genel kurulda yasanan tartismalarin kaynagi, kamuoyuna Milli Egitim Vakfi'nin 100 milyon YTL'lik tasinmaz mali ile 35 Milyon YTL'lik nakit parasi olarak yansimisti.(ANKA)


Danıştay Başsavcısı Çölaşan oldu

Danıştay Başsavcılığı'na, Hürriyet yazarı Emin Çölaşan'ın eşi Danıştay Başkanvekili Tansel Çölaşan seçildi. Çölaşan başkanlık için aday olmuş ancak seçilememişti.

Danıştay Başsavcılığına, Danıştay Başkanvekili Tansel Çölaşan seçildi. Zafer Kantarcıoğlu'nun yaş haddinden emekliye ayrılmasıyla boşalan Danıştay Başsavcılığı için Danıştay Başkanlığında bugün seçim yapıldı.

Danıştay Toplantı Salonu'nda yapılan seçimde, Danıştay Başkanvekili ve aynı zamanda Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu Başkanı olan Çölaşan ile Danıştaya düzenlenen silahlı saldırıda yaralanan 2. Daire Başkanı Mustafa Birden, 8. Daire Başkanı Güngör Demirkan, 10. Daire Başkanı Ali Güven ve 11. Daire Başkanı İlhan Dinç yarıştı. Çölaşan, Danıştayın 95 üyesinin salt çoğunluğunu sağlayarak, Danıştay Başsavcısı seçildi. Çölaşan'dan boşalan Danıştay Başkanvekilliği için önümüzdeki günlerde Danıştay Genel Kurulunda seçim yapılacak.

1943 Ankara doğumlu olan Tansel Çölaşan, Ankara Kız Lisesi mezunu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1964 yılında mezun olan Çölaşan, Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü Tahsis Dairesinde bir süre çalıştıktan sonra 1967'de Danıştay Yardımcısı unvanıyla mesleğe başladı. 1981'de Danıştay Kanun Sözcülüğü'ne atanan Çölaşan, aynı yıl görev unvanı Danıştay Savcısı olarak değiştirdi. Danıştay Kıdemli Tetkik Hakimliği görevini sürdürürken 1992'de Danıştay Üyeliğine, 2001'de ise ise Danıştay Başkanvekilliğine seçilen Çölaşan, Hürriyet gazetesi yazarı Emin Çölaşan'la evli.

Tansel Çölaşan, Danıştay Başkanlığı için aday olmuş ancak seçilememiştir.


TBMM'nin ilk gündemi kamu denetçiliği...

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in bazı maddelerinin bir kez daha görüşülmesi için iade ettiği Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu, gelecek hafta TBMM Genel Kurulunda görüşülecek.
AA-Kanuna göre, kurum, idarenin işleyişiyle ilgili şikayetleri, idarenin her türlü eylem, işlem, tutum ve davranışlarını, insan haklarına saygı, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden inceleyecek, araştıracak ve idareye önerilerde bulunacak.

TBMM Dilekçe Komisyonu ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyelerinden karma komisyon kurulacak. Komisyonun başkanı ve sözcüsü; İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu başkanı ve sözcüsünden, başkanvekili ve katibi ise Dilekçe Komisyonu başkanvekili ve katibinden oluşacak.

Kamu Denetçiliği Kurumu, TBMM Başkanlığına bağlı, kamu tüzel kişiliğine sahip, özel bütçeli ve merkezi Ankara'da bulunacak. Kurum, gerekli gördüğü yerlerde büro açabilecek.

Başdenetçilik ve kuruldan meydana gelecek kurumda, bir başdenetçi, en fazla 10 denetçi, genel sekreter, uzman, uzman yardımcıları görev yapacak. Kurum, başdenetçi tarafından yönetilecek.

Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler ile resen imzaladığı karar ve emirler, yargı faaliyetlerine ilişkin işlemler ile yargı mensuplarının işlem ve eylemleri, TSK'nın salt askeri hizmete ilişkin faaliyetleri, yasama yetkisinin kullanılmasına ilişkin işlemler, kurumun görev alanı dışında olacak.


Erdoğan 'azmettirici' iddiasına ret...

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Danıştay saldırısının “azmettiricisi” olduğu iddiasıyla suç duyurusunda bulunulan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkında, “soruşturma açılmasına yer olmadığına” karar verdi.
AA-Başsavcılık, Anayasa'ya göre, Başbakan ve bakanlar hakkında “soruşturma ve kovuşturma” yetkisinin TBMM'ye ait olmasını kararına gerekçe gösterdi.
Ömer Lütfü Avşar adlı kişi, Danıştay 2. Dairesi üyelerine karşı düzenlenen silahlı saldırının azmettiricisinin, Başbakan Erdoğan olduğunu ileri sürerek, Erdoğan'ın “kasten öldürmeye azmettirmek” suçundan yargılanması talebiyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu. Avşar, suç duyurusu dilekçesinde, Erdoğan'ın, Danıştay 2. Dairesinin verdiği ”türban” kararının ardından konuya ilişkin açıklamalarında, Danıştayın işlemini eleştirdiği ve bu bakımdan “azmettirici sıfatı” taşıdığını ileri sürdü. Bunun üzerine inceleme başlatan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, şikayete konu olayda, suçüstü halinin mevcut olmadığını ve Başbakan Erdoğan'ın suç unsuru taşıdığı iddia edilen açıklamalarının, görevine ilişkin açıklamalar olduğunu belirtti.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının kararında şöyle denildi:
“Dilekçenin incelenmesinde hakkında suç isnat edilen Recep Tayyip Erdoğan, 59. Cumhuriyet Hükümeti Başbakanı'dır. İsnat edilen suç görevine ilişkindir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 100. ve TBMM İç Tüzüğü'nün 107. maddesine göre, Başbakan ve bakanlar hakkındaki soruşturma yetkisi TBMM'ye ait olup Cumhuriyet Başsavcılığımızın bu kişiler hakkında soruşturma ve kovuşturma yetkisi bulunmadığından, mevcut Anayasal sistem nedeniyle Başbakan Erdoğan hakkında müsnet suçtan soruşturma açılmasına yer olmadığına karar verildi.”
ŞİKAYETÇİ AVŞAR HAKKINDA SUÇ DUYURUSU
Başbakan Erdoğan'ın avukatı Fatih Şahin, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının takipsizlik kararı üzerine, Ömer Lütfü Avşar hakkında, “Başbakan'a iftira ettiği” iddiasıyla suç duyurusunda bulundu.
Avukat Şahin, Avşar'ın, hukuka aykırı fiil isnat ederek, kovuşturma başlatılması amacıyla yaptığı eylemle, Türk Ceza Kanunu'nda (TCK) “iftira” suçunu düzenleyen 267. maddeyi ihlal ettiğini öne sürerek, cezalandırılmasını talep etti.
1 YILDAN 4 YILA KADAR HAPİS İSTEMİ
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, bu suç duyurusu üzerine yaptığı soruşturmayı tamamlayarak, Ömer Lütfü Avşar hakkında, “Başbakan'a iftirada bulunduğu” iddiasıyla dava açtı.
İddianamede, Avşar'ın, eylemiyle TCK'nın “iftira” suçunu düzenleyen 267/1. maddesini ihlal ettiği belirtildi. Buna göre, Avşar'ın, 1 yıldan 4 yıla kadar hapisle cezalandırılması istendi. TCK'da “iftira” suçunu düzenleyen madde şöyle:
“Yetkili makamlara ihbar veya şikayette bulunarak ya da basın ve yayın yoluyla, işlenmediğini bildiği halde, hakkında soruşturma ve kovuşturma başlatılmasını ya da idari bir yaptırım uygulanmasını sağlamak için bir kimseye hukuka aykırı bir fiil isnat eden kişi, 1 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”
İddianame, asliye ceza mahkemesince kabul edildi. Ömer Lütfü Avşar'ın yargılanmasına önümüzdeki günlerde başlanacak.


'Terörle mücadele için çekinmeyiz'

Dışişleri Bakanı Gül'ün Paris'te Fransız meslektaşı ile görüşmesine terörle mücadele damgasını vurdu.

Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen "Akdeniz Kültür Atölyesi: Halkların ve Kültürlerin Diyaloğu" konulu konferansa katılmak ve çeşitli temaslarda bulunmak için Fransa'ya gelen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türkiye'nin AB üyeliği ile ilgili Fransa'dan gelen olumsuz sinyalleri, "çoğulcu ülkelerde herkes fikrini söyleyebilir. Biz tartışmaktan çekinmiyoruz" sözleriyle değerlendirdi. Fransa Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda dün başlayan konferansın açılışında da konuşan Gül, Türkiye'nin kültürler arasında gerçek bir diyalog ortamı tesis edilmesini teminen, aktif bir çaba içinde olduğunu söyledi. Gül, dün Fransız meslektaşı Philippe Douste Blazy ile yaptığı görüşmeden sonra da ortak basın toplantısı düzenledi. Diyarbakır'da yaşanan terör saldırısını son derece sert bir dille kınayan Blazy, saldırıda hayatını kaybedenlerin aileleri ile Türkiye'ye dayanışma mesajları verdi. Gül de bir soru üzerine şunları söyledi: "Türkiye'de terör için gerekçe yok. Kuzey Irak'taki otorite boşluğu Türkiye'deki terör saldırılarına silah ve patlayıcı bulmak için bir çeşit serbest bölgeye dönüştü. Elimizden geleni yapacağız, hatta gerekirse, uluslarası hukukun bize verdiği hakları da kullanmaktan çekinmeyiz" dedi. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ise öğle yemeğinde Gül'le biraraya geldi. Chirac, Lübnan'a asker gönderen Türkiye'ye teşekkür etti. Chirac, Türkiye'nin bölgede hayati rol oynayacağını kaydetti.

Belkıs KILIÇKAYA / PARİS


Bakan Aksu: Polise sınırsız yetki yok

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu: Soruşturma safhasının yargı safhası olduğunu ve gizlilik içinde olması gerektiğini belirterek, güvenlik güçlerinin titiz bir şekilde incelemelerini ve soruşturmalarını sürdürdüğünü bildirdi.

İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan herkesin geleceği ve yaşamasının tek güvencesi ve ortak paydasının demokrasi olduğunu söyledi.

Aksu, Diyarbakır Valisi Efkan Ala'yı makamında ziyaret ederek patlama ile ilgili son gelişmeler hakkında bilgi aldı. Basına kapalı yapılan görüşme sonrası gazetecilere açıklamada bulunan Aksu, Diyarbakır'ın Bağlar Semti Koşuyolu Caddesi'nde 12 Eylülde meydana gelen patlama sonucu aralarında kundaktaki bir bebeğin de olduğu 7'si çocuk 10 kişinin hayatını kaybettiğini hatırlattı.

Patlamada, ayrıca 16 kişinin yaralandığını belirten Aksu, bu olaydan ötürü sağduyulu herkesin derin bir üzüntü içinde olduğunu, bu acının herkesin, tüm milletin acısı olduğunu kaydetti.

Aksu, insanlık dışı bu çirkin saldırıyı şiddetle ve nefretle kınadığını da ifade ederek, bu olayın tertipçilerinin ve eylemcilerinin amacının Türkiye'deki mevcut birlik ve bütünlüğü, huzur ve güven ortamını bozmak olduğunu söyledi. Aksu, şöyle dedi:

“Ancak bu amaçlarına hiçbir zaman ulaşamayacaklardır. Bu düşüncede olanlar büyük bir yanılgı içindedir. Tarihimiz, sinsice ve haince tertipler ve eylemler içinde olanların aldıkları ibret verici derslerle doludur. Burası unutulmamalıdır ki Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkesin geleceği ve yaşamasının tek güvencesi, ortak paydası demokrasidir. Demokrasiyi yıkmak hevesi içinde olanlar, sabote etmek isteyenler bunu hangi gerekçeyle yaparlarsa yapsınlar, bunun adı vatan ve insanlık düşmanlığıdır, hainliğidir. Tarihe de bu şekilde geçecektir. Bu tür terör eylemleriyle sosyal barışa ve ekonomik kalkınmaya darbe vurulmaya çalışılmaktadır. Yani sonuçta vatandaşlarımıza zarar verilmektedir. Bunu herkes iyi bilmelidir ki yüzyıllarca birlikte uyum içerisinde, kardeşçe hoşgörü ve barış içinde yan yana yaşayan insanlarımız arasında var olan dayanışma ve toplumsal uzlaşmayı kimse bozamamıştır. Bundan sonra da bozamayacaktır. Çünkü vatandaşlarımız, aralarına nifak sokmak isteyenlerin oyununa gelmeyecek kadar sağduyuya sahiptirler.”

Aksu, güvenlik kuvvetlerinin, bu olayın faillerini en kısa zamanda ortaya çıkararak adalete teslim edeceklerini ve hainlerin de hak ettikleri cezaları alacaklarından herkesin emin olmasını istedi.

Terörle mücadele konusunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bütün imkan ve kabiliyetlerinin seferber edildiğini belirten Aksu, “hukuk ve demokrasi ilkeleri çerçevesinde gereken her türlü önlemin alınması mutlak bir kararlılık içinde uygulanmasında hepimiz, tüm anayasal organlar kararlıyız. Bundan hiç ama hiç kimsenin endişesi olmasın. Bu saldırıyı lanetliyor ve hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, yaralananlara acil şifa, ailelerine de sabır diliyorum” dedi.

SORULAR

Aksu, gazetecilerin olayla ilgili çeşitli sorularını da yanıtladı.

Olayla ilgili gelişmeler olup olmadığının sorulması üzerine Aksu, soruşturma safhasının yargı safhası olduğunu ve gizlilik içinde olması gerektiğini belirterek, güvenlik güçlerinin titiz bir şekilde incelemelerini ve soruşturmalarını sürdürdüğünü bildirdi.

Bir gazetecinin; “Polise sınırsız veya 3 günlük arama yetkisi verildi mi?” sorusu üzerine Aksu, “Yok. Polis hukuk kuralları içinde kanunlar ve yasaların emrettiği çerçevede Cumhuriyet Savcılarına bağlı, onlar adına bir soruşturmayı yürütürler. Savcının verdiği talimatlar doğrultusunda yürütürler” yanıtını verdi.

Aksu, “Olayı TİT'nin (Türk İntikam Tugayı) üstlendiği yönünde haberler var, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?” sorusu üzerine de “Bu tür olaylardan sonra bilhassa sanal ortamda çok şeyler yazılır, çizilir ve söylenir. Ama biz doğrusu neyse, arkadaşlarımız büyük bir titizlikle olayı incelemektedirler” dedi.

Aksu, daha sonra hastanedeki yaralıları ziyaret ederek geçmiş olsun dileğinde bulundu.


Farklılıklar zenginliğimiz

Farklılıkların ‘medeniyetler çatışmasına dönüşmesini engellemenin Türkiye’nin özel sorumluluğu olduğunu belirten Gül, ‘Farklılıklardan

korkmamak gerekir’ dedi

DIŞİŞLERİ Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Fransa Dışişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen ‘Akdeniz Kültür Atölyesi: Halkların ve Kültürlerin Diyaloğu’ konulu konferansın açılışında konuştu. Gül, ‘Türkiye bin yıllık bir tarihi birikim sürecinde, çok çeşitli kültür ve gelenekle yoğrulmuş olağanüstü bir tecrübenin sahibi olarak farklılıkların ‘medeniyetler çatışmasına’ dönüşmesinin önlenmesi hususunda kendini özellikle sorumlu görmektedir’ dedi.

Gül, Türkiye’nin kültürler arasında gerçek bir diyalog ortamı tesis edilmesini teminen, samimi ve aktif bir çaba içinde olduğunu söyledi. Gül, ‘Türkiye’nin kökleri hem Doğu, hem de Batı’da olan şeffaflık, hesap verilebilirlik, iyi yönetişim ve hukukun üstünlüğü gibi ortak insani değerleri modern çoğulcu demokrasi çerçevesinde, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkede yansıtması ve AB yolunda ulaştığı aşamalar, hepimizi gelecek için daha umutlu kılmaktadır’ diye konuştu.

Kültürel farklılıklar

Tarih boyunca farklılıkların, her zaman istismara ve önyargılara açık olmuş ve özünde gayri insani ve dışlayıcı olan ‘öteki’ algılamasını kuvvetlendirdiğini ifade eden Gül, ‘Halbuki farklılıklar bir zenginlik unsuru olarak algılandığında, medeniyetlerin birbirine kavuştuğunu, yeni sinerjilerin ortaya çıktığını ve insanoğlunun yeni hamleler gerçekleştirebildiğini görüyoruz. Fakat insanoğlunun tarihten ders çıkartmada her zaman başarılı olduğu söylenemez’ dedi.

Chirac’tan hoşgörü önerisi

Konferansın yapılmasında öncü olan Chirac ise, kültürler arasındaki bölünme ve gerginliğe dikkati çekerek, barışın ve istikrarın ancak diyalog ve hoşgörüyle sağlanabileceğini ifade etti. Konferansın açılışına Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in eşi Suzan Mübarek, Paris Başhahamı Sırat, Ürdün Prensi Gazi, Fas Kralının kardeşi Raşit, konuşmacı olarak katıldı.

14.09.2006


Menderes beraat etti

ANKARA- Ankara 11. Asliye Ceza Mahkemesi, kapatılan RP’nin eski Genel Başkan Yardımcısı Aydın Menderes’in, “Kayıp Trilyon” davası kapsamında, “özel belgede sahtecilik” suçundan yargılandığı davada beraatine karar verdi. Menderes’in avukatı Sami Kahraman dönemin genel başkanı Necmettin Erbakan’ın da sanıkları arasında bulunduğu ana davada, diğer genel başkan yardımcılarının beraat ettiğini ve kararın Yargıtayca onanarak kesinleştiğini hatırlatarak, müvekkilinin beraatine karar verilmesini talep etti. Hakim Fevzi Şıngar de Menderes’in, delil yetersizliğinden beraatine karar verildiğini açıkladı.


Rapor aldı mahkeme ertelendi

10 bin YTL kefaletle serbest bırakılan Gökhan Demirkol, Adli Tıp'ın 'Tecavüz Raporu'nun ardından görülmesi beklenen davada sürpriz bir hamle yaptı. Demirkol, avukatı vasıtasıyla mahkemeye hasta olduğunu bildiren hastane raporunu sundu. Bu gelişme üzerine görülecek tecavüz davası bir ay ileriye ertelendi. Böylece Demirkol, bir ay zaman kazandı ancak İstanbul gecelerinde görülürse, anında yeniden gözaltına alınacak.

MAGAZİN SERVİSİ


Fırat Delibaş'a tahliye kararı
Çıkar amaçlı suç örgütünün üyesi oldukları iddiasıyla toplam 35 sanığın yargılandığı davada çete elebaşı Fırat Delibaş'a tahliye kararı çıktı. 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada, davanın tek tutuklu sanığı Delibaş söz alarak tahliyesini istedi. Yaklaşık 3 yıldır cezaevindeki Delibaş'ın tahliyesine karar veren mahkeme, delillerin beklenmesi gerekçesiyle duruşmayı erteledi. Eski DGM Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanan iddianamede, Delibaş'ın, değişik suçlardan sabıkalı Diyarbakırlı kişileri toplayarak kendi liderliğinde çıkar amaçlı suç örgütü kurduğu, özellikle Beyoğlu civarında faaliyet gösteren örgütün ticaret yapanları, yaşı küçük çocukları ve fuhuş yapan kadınları tehdit, baskı, cebir veya şiddet uygulayarak sindirdiği öne sürülmüştü. Delibaş'ın çeşitli suçlardan 41 ile 89 yıl hapsi istenen iddianamede, diğer 34 sanığın da 46 yıla kadar ağır hapis cezalarına çarptırılmaları talep ediliyordu.

BATI BASININDA YENI PAMUK OLAYI.

-Türklüge hakaretten suçlamasi ile yazar Elif Safak hakkinda açilan davaya Bati basini giderek artan bir ilgi gösteriyor. Son olarak da International Herald Tribune, davanin ifade özgürlügü için 'test' olusturacagini yazdi.

PARIS(ANKA)-Türklüge hakaretten suçlamasi ile yazar Elif Safak hakkinda açilan dava, Bati basininda giderek artan bir ilgi uyandiriyor. Son olarak International Herald Tribune, ilk durusmasi 21 Eylül'de yapilacak davanin ifade özgürlügünü 'test' edecegini yazdi.
IHT, Istanbul kaynakli haberinde 'Baba ve Piç' romaninin karakterlerinden birinin 'Ermeni soykirimi'na deginmesi nedeniyle Elif Safak hakkinda dava açildigini, Safak'in Türkiye'nin en taninmis yazari Orhan Pamuk gibi TCK'nin 301'inci maddesi uyarinda yargilanan Safak'in üç yila kadar hapis cezasina çarptirabilecegini kaydetti.
Safak hakkindaki davanin ilk durusmasinin 21 Eylül'de, Safak'in dogum yapmasi beklendigi haftada yapilacagina dikkat çeken gazeteye konusan Safak ise hakkindaki suç duyurusunda bulunanlarin asil hedefinin Türkiye'nin AB üyeligi çabalarinin oldugunu belirtti.
'AB sürecini raydan çikartmak istediklerine inaniyorum çünkü bu devletin yapisi ve Türk toplumunun dokusunda birçok sey degistirirdi' diye konusan Safak, 'Bir romanda bir hirsiz varsa, bu yazari hirsiz yapmaz' ifadesini kullandi.
AB 301'INCI MADDENIN KALDIRILMASINI ISTEDI
IHT, Avrupa Komisyonu'nun Genislemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn'in Türkiye'ye yönelik uyarilarina dikkat çekerek, Rehn'in Türk yetkililerinden ifade özgürlügünü güvence altina almak için 301'inci maddenin kaldirilmasini istedigini animsatti.
Bati'dan büyük destek alan Orhan Pamuk hakkinda açilan davanin sonunda düsürüldügüne dikkat çeken gazete, 'Ancak, Türkiye'de buna benzer 60'dan fazla dava yazar ve sanatçilar hakkinda açildi ancak hiç biri cezaevine girmedi. Potansiyel olarak en büyük riskle karsi karsiya olan Hrant Dink' diye yazdi.
Elif Safak'in romaninin Türkiye'de en çok satan kitaplardan biri oldugunu, 60 bin sattigini belirten gazete, romanin ocak ayinda taninmis bir yayinevi tarafindan Ingilizce yayinlanacagini kaydetti.
Gazete, Safak'in geçen yil Istanbul'da yapilan tartismali Ermeni konferansina katildigini animsatirken, 'Avrupa, Avrupa kimliginin tanimini yapmaya çabalarken, Türkiye, Türklügünü nelerin belirledigini ve Türklerin Avrupali olarak algilanmak isteyip istemediklerine iliskin kendi tartisma içerisinde' ifadesini kullandi. (ANKA)


Fehriye Erdal için beraat talebi

Belçika’da işledikleri suçlardan çeşitli hapis cezalarına çarptırılan terör örgütü DHKP-C üyelerinin açtığı temyiz davasının bugünkü duruşmasında, firardaki Fehriye Erdal’ın avukatı, müvekkilinin beraatini istedi.

AA

BRÜKSEL - Fehriye Erdal’ın avukatı, müvekkilinin, DHKP-C cinayetleriyle ilişkisi olmadığını, haraç toplamak veya ölüme neden olmak gibi suçları da bulunmadığını iddia etti.

Fehriye Erdal’ın, sadece sahte kimlik kullanmaktan suçlanabileceğini savunan avukat, Abdullah Öcalan’ın Kenya’dan kaçırılması gibi, müvekkilinin de kaçırılmak istendiğini öne sürdü.

Fehriye Erdal’ın “kendi güvenliği için firar ettiğini” savunan avukat, Belçika yasalarına göre, firarın suç teşkil etmediğini de hatırlattı ve beraat talebinde bulundu. Bruges Ceza Mahkemesi’nin 4 yıl hapis cezasına çarptırdığı Fehriye Erdal, kararın açıklanmasından iki gün önce firar ederek, izini kaybettirmişti.

Terörist Fehriye Erdal ve terör örgütü DHKP-C üyesi 10 sanığı Belçika’da işledikleri suçlardan yargılayan Bruges Ceza Mahkemesi, 28 Şubat’ta açıkladığı kararda, Fehriye Erdal’a 4 yıl, DHKP-C’nin başı Dursun Karataş’a 5 yıl, örgütün sözcüsü Musa Asoğlu’na 6 yıl, Kaya Saz, Bahar Kimyongür, Zerrin Sarı ve Şükriye Akar Özordulu’ya 4’er yıl hapis cezası vermişti.

Mahkeme, sanıkları 10 yıl boyunca kamu haklarından mahrum etmeyi de kararlaştırmış, Asoğlu’nu 5 bin 500, diğerlerini 2 bin 500 Euro para cezasına çarptırmıştı. Mahkemede bulunan Asoğlu, Saz ve Özordulu hemen tutuklanmış, Kimyongür, Belçika’da sabit ikameti bulunduğu gerekçesiyle temyiz hakkı çerçevesinde serbest bırakılmıştı.

Zeki Karaman ve Hasan Ekici isimli örgüt mensupları Bruges Mahkemesi tarafından beraat ettirilmişti. Bu sanıklar, savcılığın itirazı üzerine tekrar yargılanıyor.

ERDAL VE KARATAŞ FİRARDA
Belçika’da bir ikamette göz hapsinde bulunduğu varsayılan ve karardan iki gün önce izini kaybettiren Erdal ile Karataş ve Sarı firarda sayılıyor. Bruges Mahkemesi, ayrıca DHKP-C’yi ‘terör örgütü’ olarak nitelendirmiş ve Belçika’da adli alanda örgütün bu sıfatına resmiyet kazandırmıştı.

Sanıkların Belçika’da işlediği suçlar arasında sahte kimlik kullanmak, silah ve patlayıcı madde bulundurmak, terör örgütü üyesi olmak, terör eylemleri planlamak, haraç toplamak gibi unsurlar yer alıyor.

Firardaki örgüt başı Karataş’ın avukatı Ties Prakken, bir yandan müvekkiliyle hiçbir teması olmadığını iddia ederken, bir yandan da Karataş’ın, “kimliği gizli tutulan ve örgüt aleyhinde şahitlik yapan kişilerin kimliklerinin açıklanmasını istediğini” bildirdi.

Savcılık, bu kişilerin yaşamı tehlikeye gireceği için talebi reddediyor. Mahkemedeki konuşma ve savunmalarda, Karataş’ın Hollanda’da barınıyor olması olasılığı ağırlık kazanıyor. Oturumlar, savunma avukatlarının konuşmalarıyla devam ediyor.

Mahkemenin gelecek hafta sonuçlanması bekleniyor.


Çin`de bilgisayar adaletin temelidir!

Ne yargıç, ne de jüriler karışıyor... Çin`de resmen uygulamaya geçen yöntemle suçun ve suçlunun verileri bir sisteme giriliyor, cezaya bilgisayar karar veriyor
DIŞ HABERLER SERVİSİ

ÇİN`İN doğusundaki Zibo kentinde bir mahkeme, mahkumların cezalarına bir bilgisayar programıyla karar veriyor. İki yıldır denenen yazılımın uygulanmasına resmen başlandı. Hırsızlıktan tecavüze, cinayetten güvenlik ihlalleri suçlarına kadar 100 farklı suçu tanımlayabilen program, mahkumun cezasına karar verebiliyor. Programı geliştiren Qin Ye, `Program, mahkumiyet sürelerinin standart bir hale gelmesini garanti altına almak amacını taşıyor` diyor. BİLGİSAYAR programı sayesinde yargıçlara yalnızca davanın detaylarını bilgisayara girmek düşüyor. Bilgisayar mahkuma verilecek cezayı tayin ediyor. Bu sayede hem yargıcın gücünü kötüye kullanması, hem de olası bir yolsuzluğun önlendiği belirtiliyor. Ancak bazı gazeteler, programın mahkemede yolsuzluğu önleyemeyeceği, yargıçları tembelleştireceği görüşünde. Yazılımın yakın zamanda Çin`in Shandong eyaletindeki tüm mahkemelerde kullanılacağı açıklandı.


Küfreden futbolcuya hapis cezası...

Üniversiteler arası maçta Merkez Hakem Kurulu (MHK) Üyesi Lale Orta'ya küfreden futbolcu Seymen Özay, 1 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
AA-Çanakkale 18 Mart ile Balıkesir üniversiteleri arasında, 10 Mart Cuma günü oynanan maçta, tribünde karşılaşmayı izleyen MHK üyesi hakem Lale Orta'ya "Senin gibi Merkez Hakem Kurulu üyesi olmaz olsun" diyerek sinkaflı sözlerle hakaret eden Balıkesir Üniversitesi öğrencisi Seymen Özay hapse girmekten ucuz kurtuldu.

Hakem Orta'nın, kamu görevlisine hakaret etmekten dolayı mahkemeye verdiği Özay, 1 yıl hapse mahkum edilirken, mahkeme Özay'ın sabıkasız olması nedeniyle hapis cezasını para cezasına çevirerek Lale Orta'ya 7 bin 80 YTL ödemesini kararlaştırdı.


Geçici işçi, belediye otobüslerine haciz

Afyonkarahisar’da bir beldenin belediye başkanlığında geçici işçi olarak çalışan kişi, tazminatlarını alamadığı iddiasıyla icraya verdiği belediyenin yolcu otobüslerine haciz koydurdu.

Belediyenin haciz konulan yolcu otobüsleri ise işçinin babasına yediemin olarak teslim edilirken, olaya itiraz eden belediye başkanı otobüslerini belediyeye yediemin olarak tekrar aldı.
9 yıldır Afyonkarahisar’ın Sultandağı ilçesi Karapınar Belde Belediyesinde
geçici işçi kadrosunda şoför olarak çalıştığını belirten Süleyman Oğuz, AA muhabirine konu ile ilgili olarak şu açıklamayı yaptı: "9 yıldır aynı belediyede geçici işçi olarak çalışıyordum. Geçtiğimiz seçimlerde CHP’den belediye başkanlığına adaylığımı koydum. Ama kazanamadım. Kazanan belediye başkanı, bana rakip oldun diye beni tekrar görevime başlatmadı. Gereksiz yere benim iş akdimi feshetti. Ben de mahkemeye verdim ve kazandım. Belediye Başkanı mahkeme kararlarına da olumlu veya olumsuz bir cevap vermeyince ben de tazminatlarımı almak için icra yoluna başvurdum. İcra yoluyla haciz konulan yolcu otobüsleri de babam Musa Oğuz’a yediemin olarak teslim edildi."

"BELEDİYE BAŞKAN ADAYI OLACAĞIM DİYE İŞİNE BAŞLAMADI" İDDİASI
Haciz konulan belediye otobüslerinin kamu malı olduğunu belirten Belediye Başkanı Musa Özenboy ise mahkemeye itiraz ederek, otobüslerini tekrar belediyeye yediemin ettirdi.
Geçici işçi Süleyman Oğuz’un, ısrarlara rağmen işinin başına dönmediğini ve keyfi hareket ettiğini savunan Başkan Özenboy, şunları kaydetti:
"2004 yılı yerel seçimler öncesi geçici işçilerimizin valilik vizesi geldi.
Diğer işçilerimiz tekrar işbaşı yaparken, bu arkadaşımız ’ben belediye başkan adayı olacağım’ diye seçime 2 ay kala çekti gitti ve tekrar görevine başlamadı.
Ben de bu doğrultuda tutanağımı tuttum. Seçimler geçtikten sonra da gelip müracaat yapmadı ve gitti tazminat davası açtı, mahkemeyi kazandı. Fazla mesai diye bilirkişi aracılıyla bize 18 bin YTL’nin üzerinde tazminat çıkarttırmış, yasal faizleriyle birlikte 36 bin YTL’nin üzerinde tutuyor."

-KAMU MALI İCRA EDİLMEZ
Karapınar Belediye Başkanı Musa Özenboy, "Mahkemede bu durumun diğer geçici işçilere kötü emsal teşkil eder, herkes kafasına göre böyle yapar dediysem de mahkeme kararını verdi. İcra memurları da yolcu otobüslerimizi haczetti. Benim bu kamu malıdır haczedemezsiniz dememe rağmen haczettiler ve işçinin babasına yediemin verdiler" dedi.
Mahkemeye itiraz ederek yolcu otobüslerini tekrar geri alan Başkan Özenboy, mahkeme kararının ardından Yargıtay’a başvurduklarını söyledi.
Özenboy, "Belki bu dava Yargıtay’dan bozulup gelecek, bilemem. Onaylanırsa bu tazminatı ödeyeceğiz, peki Yargıtay bu davayı haksız kazanç diye bozarsa, bunun hesabını kim verecek. Parayı ödesek bozulan dava sonunda parayı kimden alacağız" diye konuştu.

OTOBÜSLER YENİDEN BELEDİYEYE YEDİEMİN OLARAK VERİLDİ
Sultandağı ilçesi Karapınar beldesinde yaşanan haciz olayının ardından mahkemeye itirazda bulunan Belediye Başkanı Musa Özenboy, otobüslerini yeniden belediyeye yediemin olarak teslim aldı.
İcralık olan belediye otobüslerinin bir gün davacı işçinin babasının evinde kalması sırasında yakın bir belediyeye ait belediye otobüsü, Karapınarlılara hizmet verdi.

AA


AB’den Shell’e rekabet cezası

Avrupa Birliği Komisyonu, dev petrol şirketi Shell’i, rekabet kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle 137 milyon dolar cezaya çarptırdı.

NTV

BRÜKSEL - Shell, petrol sanayiinin yan ürünü olan ve çoğunlukla yol yapımında kullanılan bitümenin fiyatını istediği şekilde belirlemek için yasaları ihlal etmekle suçlanıyordu. Avrupa Birliği Komisyonu, yaklaşık 10 yıldır, 8 üretici şirket ve 6 inşaat şirketinin Hollanda’da bitümen fiyatlarını belirlemek üzere birlikte çalıştığını belirledi.

Suçlanan şirketler arasında Shell’in yanı sıra BP, Total ve Kuveyt Petrolium da bulunuyor. Ancak komisyon, bu karteli oluşturmakta ve işletmekte başlıca rolü üstlendiği gerekçesiyle en ağır cezayı 137 milyon dolarla Shell şirketine verdi.

Diğer şirketler de çeşitli para cezalarına çarptırılırken, komisyonu kartelden haberdar eden BP ceza almadı.


Öğretmen’e ‘ek iş’ imkânı

Meclis açıldığında gündeme gelecek olan yeni kanun tasarısına göre resmi okullarda görevli öğretmenler, özel okullarda ders verebilecek

Özel okullarda öğrenim gören öğrencilere, her ders yılı için öğrenci başına belirlenen ücretlerin yarısını geçmemek üzere en fazla 1000 YTL tutarında devlet yardımı yapılmasını da öngören Özel Öğretim Kurumları Kanunu tasarısı, Meclis açıldığında gündeme gelecek. Tasarıya göre, ihtiyaç halinde resmi okullarda görevli öğretmenler, haftada 30 saati geçmemek üzere özel okullarda ders verebilecekler. Bu öğretmenler, asıl görevlerini aksatmamak ve aylık karşılığı okutmakla yükümlü bulunduğu haftalık ders saati sayısını doldurmaları kaydı ve çalıştıkları kurumların izniyle sadece okullarda görev alabilecekler ve aylık karşılığı okutmakla yükümlü bulunduğu haftalık ders saatinin yarısı kadar ücretli ders verilebilecekler. Özel öğretim kurumlarında, uzman öğretici, usta öğretici ve öğretmenlik yapma nitelik ve şartlarını taşıyan diğer devlet memurlarına, ilgili birimlerin izniyle haftada 10 saati geçmemek üzere ücretli ders görevi verilebilecek. Türkçe dışındaki dillerde öğretim yapan ve yabancıların açtıkları okulların müdür başyardımcıları Türkiye Cumhuriyeti uyruklu olacak. Bu okullarda, öğretim dilini bilen, Türkçe veya Türkçe kültür dersleri öğretmeni bulunması zorunlu olacak.


Büyükşehre büyük vergi

Büyükşehir belediyelerinin gelirlerini artırmak vatandaşa düştü. Yeni kanun tasarısına göre konutlarda emlak vergisi 1.5 kat artırılıyor. Önünden metro geçen eve rant vergisi geliyor. Şişelenmiş suyun vergisi de zamlanıyor.

Büyükşehirlerde havaya suya vergi

Büyükşehirlerde belediyelerin gelirlerini artırmak vatandaşa kaldı. Hazırlanan tasarı yasalaşırsa evinin önünden metro, yol geçen evler rant vergisi ödeyecek Şans oyunlarından alınan vergi gelirleri belediyelere bırakılırken daha önce şişelenmiş sudan 0.5-1.5 kuruş arasında alınan vergi de 10 kat artırılacak.

Hükümetin hazırladığı yeni kanun tasarısı ile büyükşehirlerde oturanların keyfini kaçıracak görünüyor. Tasarı, belediyelerin gelirlerini artırmak için vatandaşların yeni vergilerle tanışacağını gösteriyor. Altyapı yatırımlarının yapıldığı yerlerde değer kazanan binalardan rant vergisi alınması düşünülürken emlak vergisinin de 1.5-2 kat artırılması ve belediyelere pay aktarılması hedefleniyor. İçtiğimiz sudan alınan harçlar vergiye dönüştürülürken de vergiler de 10 kata kadar artırılıyor. Bakanlar Kurulu'nda imzaları tamamlanan tasarıya göre, belediyeler metro, park, yol, imar düzenlemesi, doğalgaz gibi zorunlu altyapı hizmetlerini götürmesi nedeniyle değer kazanan bina, arsa ve arazilerden "rant vergisi" alacak. İl özel idaresi ve belediye gelirleri kanun tasarısı ile 1.5-2 kat artırılan emlak vergisinin yüzde 25'i büyükşehir belediyelerine bırakılıyor. Tasarı ile bina vergisi, konutlarda binde 1'den binde 1.5'e, işyerlerinde binde 2'den binde 3'e çıkarılıyor. Bu oranlar, Büyükşehir Belediyesi Kanunu'nun uygulandığı yerlerde yüzde 100 artırımlı uygulanacak. Bakanlar Kurulu oranları "iki katına kadar artırmaya ya da indirmeye" yetkili olacak. Arazilerde binde 1 olan Emlak Vergisi binde 2'ye, arsalarda binde 3 olan Emlak Vergisi binde 5'e çıkarılıyor.

DEĞERLENEN EVE VERGİ
Vatandaşın sahip olduğu bina, arazi ve arsanın değerlenmesine neden olan ve vergi değerini değiştiren belediye hizmetleri tasarıda şöyle sıralandı: "Belediye ve mücavir alan
sınırları içinde; yol, park, metro veya raylı sistem, imar düzenlemesi, rekreasyon alanı, doğalgaz gibi altyapı hizmetlerinin yapılması, yeni bina inşa edilmesi veya mevcut binalara ilaveler yapılması, binanın kullanılış tarzının tamamen değiştirilmesi veya binanın bir kısmının dükkan, mağaza, depo gibi ticaret ve sanat icrasına mahsus hale getirilmesi, tarım yapılamayan bir arazinin tarıma elverişli hale getirilmesi, arazinin parsellenerek arsaya dönüştürülmesi, herhangi bir sebep yüzünden bir şehir, kasaba veya köyün tamamında olmak üzere bina, arsa ve arazi değerlerinde yüzde 25'i aşan artma veya eksilme olması."

SUYA DA VERGİ
Bir diğer vergi de Kaynak ve İşlenmiş Su Vergisi... Önceki yasada harç olarak alınan kaynak sularının özel kaplara doldurularak satışından artık vergi alınacak. 1 litreye kadar olan şişelenmiş kaynak suyundan alınan harç (yeni vergi) miktarı değişmezken eskiden 1 litrenin üzerinde olan sularda yarım ila 1.5 kuruş olan harçlar 10 kat artırılıyor. Yeni su vergisi 1-5 litreye kadar olan kaplardan 3 kuruş, 5-25 litreye olan kaplardan 5 kuruş, 25 litreden büyük büyük kaplardan 10 kuruş olarak belirlendi. Bu hesaba göre yarım kuruştan alınan 19 litrelik damacanalardaki suyun 9.5 kuruş olan vergisi yeni düzenlemeyle 95 kuruşa çıkacak.

BÜLENT AYDEMİR


KDV genel tebliği...

Maliye Bakanlığı, ihraç malı taşıyan araçlara yapılacak motorin teslimlerinde katma değer vergisi istisnası uygulamasına açıklık getirdi.
AA-Bugünkü Resmi Gazetede yayımlanan KDV Genel Tebliğine göre, KDV istisnası, Ambarlı, Pendik, İpsala, Tekirdağ, Kapıkule ve Hamzabeyli sınır kapılarındaki gümrüklü sahalarda uygulanacak. İstisna kapsamına yurt dışına çıkarılacak eşyayı taşıyan kamyon, çekici ve soğutucu ünitesine sahip yarı römarkların depolarına yapılacak motorin teslimleri girecek.
Bayilerin bu kapsamdaki teslimleri dolayısıyla yüklendikleri KDV'nin indirim yoluyla telafi edilememesi halinde, mükellefin talebine bağlı olarak nakden veya mahsuben iade yapılabilecek. Bunun için, mükellefin vergi dairesine bir dilekçe ile başvurması gerekecek.
Bu arada KDV Genel Tebliğine eklenen bir başka düzenlemeyle de, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamındaki işlemlerde istisna için, Koruma Bölge Kurulunca tescilli taşınmaza ait projenin uygun bulunması gerekecek. Malzeme listesi de, proje ile birlikte ilgili Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğüne incelenmek üzere verilecek.
Malzeme listesinin proje uygunluğu tespit edildikten sonra, söz konusu Müdürlük, projeden yararlanacak olana istisna belgesi verecek


Şizofren polise ceza verilmedi
Hiç tanımadığı bir ilaç mümessilini "kendisine sert bakıyor" diye öldüren polis memuru, Adli Tıp'ın "paranoid şizofren" teşhisi üzerine, hüküm giymedi. Kurbanın ailesinin avukatı ise İçişleri Bakanlığı ve Emniyet'i suçladı.
Hiç tanımadığı ilaç mümessilini 'kendisine sert baktığı için' tabancayla öldürmekten yargılanan polis memuru Şevki İbrahim Dost, "paronoid şizofren" olduğu yolundaki Adli Tıp raporuyla cezai ehliyeti olmadığı için hüküm giymedi. Mahkeme, sanığın toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalkması veya önemli ölçüde azalmasına kadar koruma ve tedavi altına alınmasına hükmetti. İstanbul Tıp Fakültesi Çapa Hastanesi Psikiyatri Bölümü önünde 5 Mayıs 2005 tarihinde meydana gelen olaya ilişkin İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmaya tutuklu sanık Şevki İbrahim Dost getirildi. Şikayetçi Oskay Emre Kocagöz'de duruşmaya katılırken, taraf avukatları da duruşmada hazır bulundu.
BAKANLIĞA SUÇLAMA...
Mahkeme Başkanı Salih Öztürk, Adli Tıp Başkanlığı 1. ve 4. İhtisas Kurulu'ndan gelen raporları okudu. Şikâyetçi Kocagöz'ün avukatı Ergül Olgun, "Olayda kusur, İçişleri Bakanlığı ve Polis Teşkilatı'ndadır. Sanık psikolojik ve sağlık durumu tam olarak tespit edilmeden göreve alınmıştır. Görev sırasında sanığın yaşadığı olaylar nedeniyle, İçişleri Bakanlığı ve Polis Teşkilatı, sanığın ruh ve sağlık durumu hakkında herhangi bir tedbir almamış, ruh sağlığı yerinde olmayan bir memuru belinde silahla görevlendirmiştir" diye konuştu. Cumhuriyet Savcısı Orhan Erbay ise, sanık Şevki İbrahim Dost'un 5 Mayıs 2005 günü üzerinde taşıdığı tabanca ile hiçbir sebep yokken ateş ederek Enis Kocagöz'ü öldürdüğünü hatırlattı. Sanığın akıl hastalığına yakalandığının tespit edildiğini belirten savcı, bu nedenle TCK 32/1 maddesi gereğince ceza verilemesine yer olmadığına ve akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerinin uygulanmasına karar verilmesini talep etti.
TUTUKLAMA KARARI KALKTI
Mahkeme de sanık Dost'un kasten adam öldürme suçuna karşı cezai sorumluluğu olmadığından TCK'nin 32/1 maddesi gereğince ceza verilmesine yer olmadığını karar bağladı. Mahkeme, sanık Dost hakkındaki tutuklama kararının kaldırılmasına, ancak serbest bırakılmayarak, suçu işlediği sırada akıl hastası olduğundan TCK'nin 57/1 maddesi gereğince hakkında koruma ve tedavi amaçlı güvenlik tedbiri uygulanmasına karar verdi.
Orhan YURTSEVER / MERKEZ

Sevinç'in katiline 24 yıl istendi
Tiyatro sanatçısı Mümtaz Sevinç'i İstanbul Üsküdar'daki evinde sırtından bıçaklayarak öldürdüğü gerekçesiyle hakkında müebbet hapis istemiyle dava açılan Banu Daldır'ın cinayeti ruhsal çöküntü altında işlediğini belirten savcı, sanık hakkında 24 yıl hapis cezası istedi. Üsküdar 1'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde dün görülen duruşmaya tutuklu sanık Banu Daldır, Mümtaz Sevinç'in kızı Şirin Sevinç ve taraf avukatları katıldı. Duruşmada sanık Banu Daldır hakkında görüşünü açıklayan savcı, Daldır ile tiyatro sanatçısı Mümtaz Sevinç'in olay gecesi yemekten sonra alkol aldıkları, aralarında tartışma çıktığı, Sevinç'in odasına gidip yattığı ve daha sonra uyuyan sanatçının Daldır tarafından tek bıçak darbesi ile sırtından vurulup öldürüldüğünü belirtti. Cumhuriyet Savcısı, cinayetin işlenme nedenini ise Banu Daldır'ın olay saatinde girmiş olduğu ruhsal çöküntüye bağladı. Savcı, sanığın olay sırasında meydana gelen tartışma ve savunmadaki ifadelere göre, oluşan infial ve ruhsal çöküntü nedeniyle cinayeti işlediğini belirtti.
Gülcan DEMİRCİ / MERKEZ

Provokatörler hakkında suç duyurusu
Sakarya’nın Akyazı ilçesinde ‘omuz atma’ tartışması ile başlayan kavgada halkı “PKK’yı savunuyorlar” diye galeyana getirenler hakkında “halkın huzurunu bozmaktan” Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu.
Edinilen bilgiye göre bu güne kadar olayları kışkırtan 10 kişi hakkında savcılığa suç duyurusu yapıldı. Bu sayının 20’yi bulabileceği ifade edildi. Olay gecesi Sakarya Emniyet Müdürlüğü Güvenlik ve Terörle Mücadele Şubesi görevlilerince çekilen kamera görüntüleri kare kare deşifre edildi. Vatandaşları kışkırtan ve linç girişiminde halkı yönlendiren kişiler tek tek belirlendi. Belirlenen kişiler ifadesi alındıktan sonra Cumhuriyet Savcılığı’na sevk edildi. Akyazı Kaymakamı Hasan Karahan, 7 saat süren olaylarla ilgili adli sürecin başladığını söyledi. Karahan, Akyazı’da şu anda durumun sakin olduğunu sözlerine ekledi.

İngiliz eylemci Erdoğan’a hakaretten tutuklandı
İngiliz kolaj sanatçısı Michael Dickinson, Başbakan Tayyip Erdoğan’a hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Yeditepe Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Dickinson, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı, ABD Başkanı George Bush’un rozet taktığı bir köpek olarak resmetmiş ve bununla eylem yapmıştı.
İngiliz sanatçı, eylemini dün Kadıköy 3. Sulh Ceza Mahkemesi’nde tekrarlayınca tutuklandı. Michael Dickinson, ilk eylemini mart ayında Kadıköy’de düzenlenen savaş karşıtı Küresel Bak sergisinde yaptı. Sergiye katılan Dickinson, söz konusu resmi buradaki panoya astı. Bunun üzerine serginin sorumlusu Erkan Kara hakkında dava açıldı. Dickinson, Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı’na giderek resmi kendisinin astığını itiraf etti. Ancak savcılık, hakkında kovuşturma yapılmasına gerek olmadığını kararlaştırdı. Dickinson, dün de Erkan Kara hakkında açılan davanın ilk duruşmasına geldi. Adliye çıkışında davaya konu resmi açınca gerginlik yaşandı ve polis tarafından gözaltına alındı. Polisteki sorgusunun ardından nöbetçi mahkemeye çıkarılan Dickinson, ‘devlet büyüklerine hakaret ettiği’ gerekçesiyle tutuklanarak Ümraniye Cezaevi’ne gönderildi.
Erkan Kara’nın avukatı Lütfü Yılmaz, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu davada şikayetçi olmadığını ve bunu da mahkemeye bildirdiğini açıkladı.
İstanbul, Zaman

Suça karşı seks yasağı
Çetelerin ve suç oranının yüksek olduğu Kolombiya'da yetkililer ilginç bir yönteme başvurdu: "Seks yasağı." Pereira kentindeki çete üyelerinin eş ve sevgilileri belediye başkanıyla yaptıkları görüşmenin ardından "Silahlarınızı bırakmadıkça yatağa gelmeyin" diyerek "bacaklar kapalı" kampanyasını başlattı. Hatta bunun için bir de şarkı bestelediler.
DIŞ HABERLER

Tetikçinin cevap veremediği soru
Danıştay saldırganı Alparslan Arslan, savcının "4 el ateşle 4 kişiyi vurdun. Ateş etmeyi kim öğretti" sorusuna yanıt vermedi. Eylem parası konusunda da "Hırsızlık yaptım" dedi.
Kadir ERCAN / ANKARA/SABAH
Danıştay tetikçisinin sus pus olduğu anlar
Danıştay davasında Arslan, "Silah kullanmayı nereden biliyorsun?" ve "Harcadığın paraları nereden buldun?" sorularına yanıt veremedi.
Kanlı Danıştay saldırısının tetikçisi Alparslan Arslan, mahkemede saldırıların finansmanını nasıl sağladığını ve silah kullanma eğitimini kimlerden aldığı sorularının yanıtlarını sakladı. Arslan'ın finansmanla ilgili soruyu, "hırsızlık yaptım" diye geçiştirmesi dikkat çekti. Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet Gazetesi'ne bomba atılmasıyla ilgili davanın ilk duruşmasında, olayda yaşamını yitiren Mustafa Yücel Özbilgin ailesinin avukatı Hüseyin Avni Karabeyoğlu, Arslan'a, "Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan el bombaları ile Danıştay saldırısında kullanılan tabancaların parasını nereden buldu? Cumhuriyet'e bomba atan diğer sanıklar, Arslan'ın kendilerine 30 bin YTL vadettiğini söyledi. Arslan bu paraları nereden bulacaktı?" sorusunu yöneltti. Yanıtlamak istemeyen Arslan ise, bir süre düşündükten sonra, "Hırsızlık yaptım" dedi. Cumhuriyet savcısı Salim Demirci'nin yönelttiği, "Danıştay saldırısında 4 el ateş ettin ve 4 kişiye isabet ettirdin. Ateş etmeyi sana kim öğretti? Silah eğitimini nerede kimden aldın?" sorusu da yanıtsız kaldı.
BU PARA NEREDEN?
Tutuklu yargılanan sanıklardan Aykut Metin Şükre, "Arslan'a 2 Glock tabancayı 6.8 bin YTL'ye satılmasına aracılık ettiğini" söylemişti. Cumhuriyet Gazetesi'ne bomba atılması eylemine katılan sanıklardan İsmail Sağır ile Tekin Irşi ise, "Arslan, bomba atmamız karşılığında 30 bin YTL vereceğini vadetmişti" dedi.

Alparslan Arslan'ın babası İdris Arslan gazetemizi hedef gösterdi, TTB Başkanı Özok savcıları göreve çağırdı
Cumhuriyet'e kin kustu
**Eski ilköğretim müfettişi İdris Arslan, oğlunun bombalı saldırılarına ve cinayetine gerekçe olarak Cumhuriyet'te yayımlanan karikatürü gösterdi.
*TTB Başkanı Özdemir Özok, Arslan'ın şiddeti savunan sözlerine tepki göstererek, savcıların gerekeni yapacağına inandığını belirtti.
ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Danıştay ve gazetemize yönelik saldırıların faili Alparslan Arslan 'ın babası emekli ilköğretim müfettişi İdris Arslan , Cumhuriyet'i hedef gösterdi. İdris Arslan gazetemizde yayımlanan karikatürün oğlunun psikolojisini bozduğunu, eylemleri bu nedenle gerçekleştirdiğini savunarak ''Tahrik olursa taciz de olur'' dedi. Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Özdemir Özok , Arslan'ın açıklamalarına karşı cumhuriyet savcılarının görevlerini yapacaklarını söyledi.
Alparslan Arslan'ın babası İdris Arslan, Milliyet gazetesine yaptığı açıklamada, türbanın da İstiklal Marşı ve bayrak gibi ''milletin değeri'' olduğunu savundu. İdris Arslan, oğlunun saldırıları gerçekleştirmesine, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan karikatürün neden olduğunu iddia etti. Alparslan Arslan'ın milletin değerlerine saygısızlık edildiği için eylemleri gerçekleştirdiğini ileri süren İdris Arslan, şunları söyledi:
''Milletin değerlerine saygılı olun. Domuza başörtüsü giydirmeyin demek istiyorum. İlk günler olayın nedenlerini bilmiyordum. Medyaya, değerlere dikkat etmezseniz, gençlerin hayatına mal olur demek istedim. Saldırıları tasvip etmiyorum. Tahrik olursa taciz de olur. Keşke tahrik olmasaydı, bunları yapmasaydı, yüreğim parçalanıyor. Parçaları bir araya getirdiğimde, domuza başörtüsü giydirilmesinden dolayı çok rahatsız olmuş, psikolojisi bozulmuş, eylemi tetiklemiş. Ben hukukçulardan karikatür nedeniyle dava açmasını bekliyordum, ama olmadı. Boşluk doğduğu için sonuç bu duruma geldi, bakın.''
Her şeyin hukuk yoluyla çözülmesi gerektiğini belirten Arslan, buna karşın ''Ama benim oğlum genç. Ben bir eğitimci olarak oğluma bazı milli ve manevi duygular vermeye çalıştım. Bayrağa saldırı yapıldığında gösterilmesi gereken tepkinin, bu millete ait değerlere saldırıldığında da gösterilmesi gerekir. Tabii ki hukuk çerçevesinde'' diye konuştu.
Cumhuriyet'i hedef gösterdi
Arslan oğlunun çok başarılı bir insan olduğunu da ileri sürerken gazetemizde yer alan karikatürlerin Alparslan Arslan'ı kötü etkilediğini savundu. İdris Arslan ''Domuza başörtüsü giydirmek ne demek? Sizi anlayamıyorum. Aramızdaki fark bakış açılarımız. Kendi değerlerine yabancılaşma. Ben millete ters gelecek şeyler yapmam. Oğlum da böyledir'' dedi.
'Savcılar gerekeni yapacaktır'
TBB Başkanı Özdemir Özok, bir baba ve annenin farklı düşünmesinin normal olabileceğini belirtirken şunları söyledi:
''Ama burada şiddeti kınayan, bireysel şiddeti eleştiren, toplumun huzuru, barışı ve geleceği için mesajlar verilmesini beklerdik. Ancak söylenen hiçbir gerekçe, hele hele bir avukatın, başka birini yok etmesini haklı çıkaramaz. Bizim ilkemiz yurtta barış dünyada barıştır. Şiddetle kınıyoruz.''
Kimsenin bir diğerini yok etmesiyle düzenin sağlanamayacağını belirten Özok, şiddet ve dayatmanın da kimin lehine gelişeceğinin hiçbir zaman önceden belirlenemeyeceğini vurguladı. Özok, Arslan'ın açıklamalarıyla ilgili ''Mutlaka cumhuriyet savcıları görevini yapacaktır'' diye konuştu.

Yazarlar milliyetçi kıskacın altında
TÜRKİYE'de yazarlara yönelik açılan davalar ABD'de yayımlanan New York Times'a konu oldu. Orhan Pamuk'un bazı kitaplarını İngilizce'ye çeviren Maureen Freely'in kaleme aldığı makalede, son aylarda Elif Şafak, Orhan Pamuk ve Hrant Dink'e açılan davaların nedenleri irdeleniyor. Freely makalesinde, Türkiye'nin Avrupa Birliği (AB) ile müzakerelere başlamasından sonra Latife Tekin, Aslı Erdoğan, Perihan Mağden, Orhan Pamuk ve Elif Şafak gibi yazarların milleyetçi çevrelerin tepkisini çekecek konulara el attığını vurguluyor.
CESUR EDEBİYAT ÖLECEK
18 ay içinde 60'a yakın aydına dava açıldığını belirten Freely, saptamalarını şöyle sürdürüyor: 'Kerinçsiz gibi aşırı milliyetçiler bazı kesimlerin sözcülüğünü yapıyor. Irkçı ve tehditkar dil kullanıyor. Ülkenin köşelerini tutanlar da Kerinçsiz gibi düşünüyor. Kerinçsizler durdurulmazsa, en eski laik Müslüman ülkede demokratikleşme engellenecek, yeni cesur edebiyat ölecek.' AKŞAM

12 yıl süren takip!
Halil Bezmen'in dosyasını 'Haramzade' adıyla kitaplaştıran Uğur Dündar ile Haluk Şahin, Bezmen kendini aklayan bir kitap yazınca yine bir araya gelerek bu kez 'Haramzade'nin Dönüşü'nü yazdılar
BELMA AKÇURA İstanbul/MİLLİYET
Biri soruşturmacı televizyon gazeteciliğinin ustası Uğur Dündar, diğeri gazeteciliğinin yanı sıra iletişim bilim dünyasının önde gelen ismi Haluk Şahin. Yıllarca omuz omuza çalıştılar. Hâlâ soruşturmacı gazeteciliğin en önemli dosyalarının altına imzalarını atıyorlar.
Bu dosyalardan biri var ki çok önemli. Devleti dolandıran, tarihi eser kaçakçılığı ve resmi evrakta sahtecilik suçlamalarıyla hakkında dosyalar bulunan, ABD'ye kaçan Halil Bezmen'in dosyası.
Bezmen'in dosyası, Amerika'ya kadar uzanan soluk kesen bir takibe dönüşünce 1995'te Dündar ve Şahin 'Haramzade' adıyla olayı kitaplaştırdı. Ancak yıllar sonra Türkiye'ye dönen Bezmen kendisini aklayan bir kitap yazınca Dündar, yeniden Şahin'le bir araya geldi. İkili basın tarihimizin en kapsamlı soruşturmacı habercilik dosyalarından biri sayılan Bezmen dosyasına, bu kez 'Haramzadenin Dönüşü' adlı Güncel Yayıncılık'tan çıkan bir kitapla son noktayı koydu.
'Hep yalan söyledi'
Halil Bezmen'i 12 yıl boyunca izledikten sonra neden yeniden masaya yatırdıklarını Uğur Dündar şöyle anlatıyor: "Eğer 'Neden Halil Bezmen' adlı kitapta bizim yamalı bohçaya benzettiğimiz bireysel yaşam felsefesini okurlarla kamuoyuyla paylaşmakla yetinmiş olsa hiç aldırmayacaktık. Ama o, gazete sayfalarında ve televizyon ekranlarında yer kaparak, devlete tek kuruş borcu olmadığını söyledi. Aleyhine açılan davaların hiçbirinden hüküm giymediğinin altını çizerek anlattı.
Tarihi eser kaçakçılığı yapmadığının mahkeme kayıtlarıyla belgelendiğini öne sürdü. Son büyük yalanlarından biri de, benim Amerika'da mahkûm olduğumdu. Biz de izlediğimiz bir davada tarihsel sorumluluğumuzu bir kez daha yerine getirmek ve onun tarih önünde rol çalmasını engellemek için bu kitabı yazdık."
'Meslektaşlarım beni üzdü'
Bezmen olayında meslektaşlarının sergilediği tutumun da kendisini çok üzdüğünü söyleyen Dündar, bu üzüntüsünü "Meslektaşlarımız Bezmen'in yalanlarına sanki ak saçlı bir filozofu, bir guruyu, dinlercesine kafa salladı. 'Bu adamın söyledikleri ne kadar doğru? Bir mahkeme kayıtlarına bakalım' demediler. Gazetecilik mesleğinin evrensel ilkelerini hiçe saydılar. Meslektaşlarımın kafa sallamalarına çok üzüldüm, kahroldum" sözleriyle açıklıyor.
"Baksalardı ne göreceklerdi?" sorumuza Dündar şöyle yanıt veriyor: "Bezmen'in aslında tarihi eser kaçakçılığından suçlu bulunduğunu, suçu sabit görülmekle birlikte zaman aşımına uğradığını fakat evrakta sahtecilikten hüküm giyip hapse mahkûm olduğunu, mahkemenin tarihi eser kaçakçılığı yaptığına ilişkin kararı vermesini sağlayan bilirkişi raporunda, ABD'ye kaçırdığı 400 küsur parça eşyadan 147'sinin müzelik olduğunun saptandığını, 'devlete borcumu son kuruşuna kadar ödedim' diyerek de büyük bir yalan söylediğini göreceklerdi."
'Bezmen'le adımın yan yana olmasından rahatsızım'
Haluk Şahin ise Halil Bezmen'i Türkiye'nin dünyaya açıldığı Özal dönemiyle birlikte değerlendirmek gerektiğini belirterek, şöyle diyor: "Bezmen gibi yabancı diller bilen ve yurtdışında okumuş bir insanın da etkinlik alanı genişliyor. Liberal ekonomiyi desteklemesi o döneme fevkalade uygun düşüyor. Her iktidar kendi zenginlerini yaratmaya çalışır şimdiki iktidar da dahil olmak üzere ya da kendi zenginlerini daha da palazlandırmaya çalışır. Halil Bezmen bütün bunlardan yararlanarak bir sıçrama yapıyor ama bu sıçramayı yaparken tıpkı Özal döneminin diğer fertleri gibi kanunları tanımadan her şeyi yapma hakkını kendilerinde görebiliyor."
Bezmen ile adını yan yana görmekten, bu kitapta isminin bulunmasından fevkalade rahatsız olduğunu söyleyen Şahin, "Ama Halil Bezmen bu kitabı yazmakla bize ona doğruları hatırlatma görevini yerine getirmemiz gerektiğini anımsattı. Arena'nın başarısından sonra 1990'lı yılların ikinci yarısında gazetecilikle alakası olmayan birtakım sözde gazeteciler soruşturmacı gazeteciliğe ağır darbeler vurdu. Böylece kafalar karıştı. Söz Fato'da programı, Reha Muhtar haberciliği... Uğur Dündar'ın çabalarıyla son yıllarda soruşturmacı gazetecilik televizyonda yeniden prestij kazandı" diyor.

12 Eylül döneminde idam edilen 84 kişi arasında cenazesi ailesine teslim edilmeyen tek kişi
Veysel Güney'in mezarı açılıyor
NAZMİ AKDAĞ/ ABİDİN YAĞMUR /CUMHURİYET
MERSİN - 12 Eylül döneminde idam edilen ve cenazesi ailesine verilmeyen Veysel Güney 'in mezarı bugün DNA testi yapılabilmesi için açılacak. Dava dosyasında, Güney'i idam sehpasına götüren, çatışmada şehit olan bir üsteğmenin ölümüyle ilgili de ilginç ifadeler yer alıyor.
Eski savcı Mete Göktürk 'ün ''Adaleti Gördünüz mü'' adlı kitabında ''yeterli delil olmadığı halde'' idam edildiğini açıkladığı Veysel Güney'in, 25 yıl sonra bulunan kayıp mezarı bugün açılacak. Yaptıkları araştırmalarla mezarı ortaya çıkaran Mersin 78'liler Derneği Başkanı Ethem Dinçer , ''Kimsesizler mezarlığında yatan kişinin Veysel olduğunu biliyoruz. Ancak bu savımızı ispatlamak, 12 Eylül hukuksuzluğunu belgeleriyle ortaya koymak için DNA testinin yapılmasını istiyorduk. Pazartesi günü mezar açılacak ve kemiklerden DNA testi yapılacak'' diye konuştu.
12 Eylül döneminde idam edilen 84 kişi arasında cenazesi ailesine teslim edilmeyen tek kişi olan Veysel Güney'in, ''Bir teğmeni ideolojik amaçla öldürmek'' savıyla yargılandığı dava dosyasında yer alan belgelerde, cenazenin kime teslim edildiği konusunda çelişkili bilgiler yer alıyor.
Dosyada, Güney'in idam edilmesine yol açan ve Üsteğmen Şahin Akkaya 'nın şehit olduğu çatışmayla ilgili de ilginç bilgiler yer alıyor. Gaziantep'te Alleben Mahallesi'nde bir evde yaşanan ve Güney'in yaralı olarak yakalandığı çatışmaya katılan bütün polisler ifadelerinde Üsteğmen Akkaya'nın söz konusu eve girdiğini ve ateş edenin kim olduğunu tam olarak görmediklerini belirtiyorlar. Polisler Akkaya'nın yaralandığını ancak çatışma bittikten sonra anladıklarını anlatırken dosyada balistik raporlarının dönemin Sıkıyönetim Komutanı'nın isteği ile bir gün içinde tamamlanarak savcılığa gönderildiği yönündeki bilgiler de dikkat çekiyor.

İdamlara şerhe 34 yıllık vefa
Mustafa KINALI, İSTANBUL/HÜRRİYET
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının 1972’deki idam kararlarına muhalefet şerhi koyan emekli Askeri Yargıtay Başsavcısı Nahit Saçlıoğlu’nun cenazesi dün Selimiye Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Beylerbeyi’ndeki Küplüce Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Saçlıoğlu’nun tabutuna omuz verenler arasında Deniz Gezmiş’in ağabeyi Bora Gezmiş de vardı. Gezmiş, Saçlıoğlu için "Gayet onurlu ve şerefli bir adamdı. Baskılara direnmesi bunun ispatıdır" dedi. Şair-yazar Mehmet Zaman Saçlıoğlu da "Babam idam kararlarını yerinde bulmayıp muhalefet şerhi koymuştu. Kararı şimdi hukuk fakültelerinde işleniyor" diye konuştu.

Y A Z A R L A R

Mahkeme kapısındaki fotoğraf
MEHMET YILMAZ /HÜRRİYET
DANIŞTAY saldırısının hemen ertesinde "zanlı" Alparslan Arslan’ın "Vatansever Güç Birliği" gibi ilginç isimlere sahip "ulusalcı" kuruluşlarla ilişkili olduğu iddiaları, hükümet çevrelerinde ve İslamcı gazetelerde "bir tür sevinç" yaratmıştı.
Danıştay’da cinayet işleyen bu kişinin ardında hükümeti zor durumda bırakmak isteyen provokatör bir güç olduğu, bunun da "derin devletle" ilişkili olduğu, komplo teorileri kurmak ve yaymak konusunda usta olan çevrelerde sıkça dile getirilmişti.
Bu çevrelerin komplo iddialarına böylesine sarılmalarının nedeni belliydi: Danıştay’ın türban kararı nedeniyle gazetelerinde yaptıkları "cinayet tahrikçiliğini" örtbas etmek istiyorlardı.
Başbakan ve bazı bakanlar da Danıştay kararı nedeniyle yaptıkları yorumlarda "tahrikçilik" değilse bile "ileri gittiklerinin" farkındaydılar.
Ve geçen cuma günü mahkeme kapısında, "sanığın arkasında kimlerin olduğunu" görme olanağı bulduk.
Fotoğraflarda şunu gördük: Zanlının saldırı gerekçesini açıkça savunmaktan çekinmeyen "eğitimci" bir baba ve kılık kıyafetlerinden "ulusalcı güçlerle" hiçbir ilişkisi olmadıkları açıkça belli olan bazı kadın akrabalar!
Danıştay saldırısına neden olan tahrikçiliği yapanlar ve Danıştay kararına uygunsuz bir üslupla karşı çıkan siyasiler, şimdi şapkalarını önlerine koyup bir daha düşünmeliler.
Son bir not da ülkemizin Milli Eğitim Bakanı’na ve savcılarına: Saldırıyı haklı ve makul gören kişi eğitim müfettişi imiş. Bu kişi ve benzerleri eğitim düzenimiz içinde kalmaya devam edecekler mi? "Suç olan bir fiili" gözlerimizin içine bakarak öven bu kişiyle ilgili yasal bir kovuşturma yapılıyor mu?

Yeni Başsavcı'yı Sezer atayacak
Devletin zirvesi olan Cumhurbaşkanlığı seçimi ile yargının en üst makamlarından birisi olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı seçimi gelecek yıl aynı tarihlere denk geliyor.
Bu çakışma çok ilginç ve önemli bir tartışmaya, hatta spekülasyona neden oluyordu.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in görev süresi 16 Mayıs'ta doluyor. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok ise 21 Mayıs'ta emekliye ayrılıyor.
Bu durumda yeni Başsavcı'yı yeni Cumhurbaşkanı'nın seçeceği zannediliyordu. Hatta ülkenin en büyük gazetesinde 'Nuri Ok, görev süresi dolmadan emekliye ayrılacak. Böylece Cumhurbaşkanı Sezer yeni başsavcıyı atayarak, bu yetkiyi kendisinden sonra gelecek Cumhurbaşkanı'na bırakmayacak' diye haberler çıktı.
Böylece, AKP'li çoğunluğun oluşturduğu bir parlamentonun seçmesi muhtemel Cumhurbaşkanı'na ve onun atayacağı Başsavcı'ya peşinen güvensizlik duyulacağı ima edilerek, devletin zirvesinde bir çeşit hile yapılacağı anlatılıyordu.
Küçük bir araştırma yapmak bile bu iddiaların ne kadar yanlış ve hatalı olduğunu gösteriyor. Yargıtay Kanunu'na göre, Başsavcı görevinden ayrılmadan 20 gün önce seçim yapılması gerekiyor. Nuri Ok, 21 Mayıs'ta ayrılacağına göre, yeni başsavcı adaylarının belirneceği seçim tarihi 1 Mayıs'tır. Prosedür şöyle işliyor:
Başsavcı'nın ataması için önce Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nda adaylar belirleniyor. Cumhurbaşkanı, kendisinin onayına sunulan en çok oy alan beş adaydan istediği birini seçiyor. Burada kritik olan, Cumhurbaşkanı'nın kaç gün içinde atama yapacağıdır. Cumhurbaşkanı'nın 15 günlük süresi var. Yargıtay Büyük Genel Kurulu'ndaki seçim, 'en çok oyu alanlar' sistemine göre yapıldığı için uzama ihtimali yok. Yani 1 Mayıs'ta adaylar Köşk'ün onayına sunulur. Burada bir 'son tarih' de var. Yargıtay, en geç 6 Mayıs'ta Köşk'e adayların isimlerini bildirmek zorunda. Sezer, göreve bırakmasının son günlerinde yeni Başsavcı'yı atar. Belki de emekliye ayrılmadan bir gün önce atama yapıp, görevini bırakır.
Başsavcı'ya sordum...
Bu süreci ve iddiaları Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok'a da sordum. Her şeyden önce iddiaları yalanladı ve, 'Böyle şey olur mu? Bu, devlet ciddiyeti ile bağdaşır mı? Bir kere bizim devlet terbiyemizde bu tür işler olmaz. Ayrıca sayın Cumhurbaşkanı'nı zor duruma asla düşürmeyiz. Yeni Başsavcı'ya karşı güvensizlik söz konusu olamaz' dedi.
Başsavcı Ok, atamayla ilgili takvimi de şöyle özetledi:
'1 Mayıs'ta seçim yapılır. Sayın Cumhurbaşkanı'nın onayına o gün veya ertesi gün sunulur. Büyük ihtimalle birkaç gün içinde de atama yapılır. Kanuna göre sayın Cumhurbaşkanı, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nı atayacaktır. '
Evet, Ankara'nın derin gündemindeki önemli tartışmalarından birisinde durum aslında son derece net. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer belki de görev süresi içindeki son imzayı en kritik makama atama yaparak gerçekleştirecek. Böylece 4 yıl boyunca görev yapacak yeni Başsavcı da 'Sezer imzası' taşıyacak.
Sanırım, bu bilgi ve açıklamalar tıpkı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın atamasında olduğu gibi gereksiz tartışmaların yapılmasını önleyecektir. Türkiye'de, devletin büyüklüğünü ve ciddiyetini küçümseyenler, daima yanılırlar.

Gümrük müşavirlerinin sorumluluğu
İhap Subaşı / Subaşı Gümrükleme
Gümrük müşavirlerinin gümrük işlevlerindeki mesleki ve imza sorumluluğunu, yıllar yılıdır, tartışır dururuz. Müşavirin, sorumluluk sınırı nedir ve ne değildir diye fikir jimnastiği yaparız. Dağınık algılanan görüntüsü ile yanlış ve bir hata sonucu suçu nedir ve değildir konusunda, konunun nüvesine inerek bir kulvar açmak istedim. Olaya ağır müeyyideler içeren bir yaklaşımla, açıklamalı maddeler getirirseniz eğer, esası yakalamakta yanlışa ve yanılgıya düşebilme riskini göze almamız lazımdır. 1968 senesinde bu hususta Yargıtay'ın çok yerinde ve güzel bir tespitini ilgi duyulacağı düşüncesiyle siz okuyucularımla paylaşmak istedim. Aynen aktarıyorum: "Yargıtay 7'nci Ceza Dairesi'nin 30.01.1968 tarihli 483/443 sayılı kararı ve İstanbul 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nin 30.12.1966 tarihli 804/358 sayılı kararı:
"...Beyannameyi kim imzalamışsa suçun faili olur. Beyannamede yazılı eşyanın fiilen ithali ile meşgul olan diğer kişiler ve özellikle, gümrük komisyoncuları, verilen beyannamenin hakikate aykırı olduklarını bildikleri sabit olmadıkça, 20. maddedeki suça iştirakten dolayı cezalandırılamazlar.
Hatta, ithalat mutemet eliyle yapılıp da beyanname mutemet tarafından imzalandığı takdirde dahi, ithalat esasen mal sahibinin temin ettiği proforma fatura üzerinden ve yine onun gösterdiği firmadan yapıldığı takdirde mutemetin bu evraka müsteniden hatta küşadı müteakip, düzenlediği beyannamenin hakikate aykırı olduğunu bile bilemeyeceği ve bu sebeple 20. maddeye aykırılıktan dolayı cezalandırılamayacağına ve bütün sorumluluğun mutemete bu belgeleri verip, ithalatta bulunmasını isteyen mal sahibine ait olacağına karar verilmiştir."
Tabii ki o devirlerde 1918 sayılı Kaçakçılık Kanunu meri ve geçerliydi. Yargıtay kararında yer alan "komisyoncu" kelimesi 4458 sayılı Gümrük Kanunu ile günümüzde değiştirilmiş "müşavir" olarak kanunda yer almıştır. Bu madde metni bir hakkın teslimi olarak algılanmıştır. Mesleki bir reform niteliği taşımıştır. Yine kararda yer alan 1918 sayılı Kaçakçılık Kanunu'ndaki 20'nci madde 1932 yılında yürürlük kazanmış, acımasızlığıyla çok canlar yakmıştır. 1968 yılındaki Yargıtay'ca onanan kararı ilk veren merci İstanbul 5'inci Ağır Ceza Mahkemesi'dir. Sonraki aşamasına da, Yargıtay'ın bu kararı onamasıyla oluşan atmosfer hakikaten orada ezilenlerin hakkının korunmasına sebep olmuştur. Günümüzde dahi, ilgili kesimlere bu Yargıtay kararının çok şey söylemesi gerektiği görüşündeyim. 1918 sayılı Kaçakçılık Kanunu yürürlükten kalkıp, yerine 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Yasası'nın yürürlük kazanması, namusu ile ticaret yapan işadamına rahat nefes aldırmıştır. 4926 sayılı kaçakçılıkla ilgili kanunun 43, 47, 49, 50, 51 ve 52'nci maddeleri konuyla ilgili diğer maddeleriyle birlikte çok ilginç aydınlatıcı hak dağıtan bilgiler sunmaktadır. Yine üzerinde vurgulayarak durduğum 1968 senesindeki gümrük komisyoncusunun mesuliyet ve sorumluluk alanı nedir ve değildir hususunda zamanlar dahi, tereddüt yaratan, anlaşılmazlığıyla sıkıntı ve müphemiyet yarattığı şüphe götürmez. Konumu hakkındaki bilgilenme istemi arzusu bile tespitini açık ve seçik ortaya koyamamış olduğu görülür. Her gelişen yanlış olayda o zamanlar gümrük komisyoncusu ve bugün gümrük müşaviri okka altına giden sınıf olmuştur. 1615 sayılı Gümrük Kanunu'nun yürürlükte olduğu zaman dilimi içinde beyannamelerin arka yüzünü tüccar, ön tarafındaki kutuyu da gümrük komisyoncuları imzalar idiler. Günümüzde bu usul ve kaide tamamen değişmiş, tek belge sistemi üzerinde, tek sorumlu ve mesul, gümrük müşavirinin imzası ile işlevlere yönv erilmiştir. Her gümrük müşavirinin, gümrüklerde şifre kodlamaları vardır. Günümüz gelişen olaylar dizisi, içeriği kaçağın ve kaçakçılığın men ve manisine şöyle bir açıdan pencere açarak bakmak gerekirse, haklıyı haksızı ayırmak için şöyle bir usul ve kaide işlerlik kazanmalıdır diyorum. Örneğin malın siparişini veren, cins ve neviinde anlaşarak faturalatan ve sevk emrini veren kim ise bütün sorumluluk, ithalat veya ihracat belgelerini temin edenlere, yani mal sahiplerine aittir. Denilirse eğer, yanlış olaylara dur denilebilir. Aradaki, kişileri yanlış girdi ve çıktıların gerçekleşmesi için kullanılan figüranlara suç izafesi ortadan kalkar. Bu gibi uygulamalar sonrası vicdanların yaralanması, kaçağın suç taşıyan olaydaki kamuflesine dur denilir. Suç varsa ceza da vardır. Ama kime, bunun iyi tespit ve tayini namuslu insanı olaydan soyutlayarak, geleceğinin kararmamasına sebep olmalıyız. Böylesine olayların içeriğine inilerek saptamasını yapmak ve yoruma tabi olmayan maddelerle kaçakçılık denen suç ve ceza çağrıştıran eylemi düşüncede dahi kökünden kurutur ve bitiririz ve gümrüklerin dışına taşıyarak men ve manisini sağlarız. Bu yolla da 4926 sayılı kaçakçılığın amir hükümleri devreye girer. Girmesiyle suçlu bu hengamede suçtan kendini sıyıramaz, aradaki figüran sınıf suça iştirakten kurtulur ve de suça zorlanamaz. O halde geliniz parasıyla muzır sinek üreten bataklığı kurutalım. Onun işgal ettiği alanlara getirdiğimiz, kaçakçılıktaki men ve maniyi en ince noktasına kadar dikkatli inceleyerek, hesaplayarak bu gibi getirdiğimiz hak dağıtıcı maddelerle başından ona dur diyelim. Bu husustaki önerilerimiz dikkate alınırsa eğer, kaçakçılığı nüvesinde kurutarak ilk aşamada suç içeren ticaretin oluşmasına engel oluruz. İnşallah önerilerimiz dikkate alınır.

Kurumlara örtülü kazanç dağıtma serbestisi
HUKUKA GÖRE / Dr. A. Bumin Doğrusöz

abumin@e-kolay.net

Bugünkü yazımıza üç örneğe dayanan bir soru ile başlayalım.

Zararlı durumda bulunan (A) anonim şirketi, grup şirketi konumunda olan kârlı (B) anonim şirketine, 2006 yılının eylül ayında, şirket aktifinde bulunan bir kamyonu emsal bedelinin üç katına satmıştır.

(C) Anonim şirketi, 2006 yılının Aralık ayında, yönetim kurulu başkanının oğlunu vasıfsız eleman olmasına rağmen aylık 7.000 YTL ücretle işe almıştır.

(D) anonim şirketi, devreden geçmiş yıl zararları dolayısıyla zaten matrahsız beyanname vereceğini de nazara alarak, aynı gruptaki pazarlama şirketi (E) AŞ'ye daha önce 1.000 YTL fiyatla verdiği ürünün bedelini Temmuz 2006'da 5 misli artırmıştır. Pazarlama şirketi piyasaya satış fiyatını bu oranda artıramadığından, bir anda zararlı duruma düşmüştür.

Bu örneklerde (B) ve (E) anonim şirketlerinin, kazançlarını matrahsız veya zararlı şirketlere kazanç aktarımı yoluyla aktardıkları ve kendi kurumlar vergisi matrahlarını aşındırdıkları açıktır. Kısaca yapılan işlemler, verginin yok edilmesine yöneliktir. (C) anonim şirketi ise örnekte, söz konusu tutarı düşük oranlı vergiye tabi tutmak suretiyle vergi avantajı sağlamıştır. Şimdi sorun bu şirketler hakkında hangi yasal dayanakla işlem yapılabilir?

Bu soruları kime sorsam, ya mülga Kurumlar Vergisi Kanunu'ndaki deyişiyle "örtülü kazanç dağıtımı", ya da yeni 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'ndaki deyişiyle "transfer fiyatlaması yoluyla örtülü kazanç dağıtımı" şeklinde yanıt verdiğini gördüm.

Konuyu bir araştıralım.

Acaba Mülga 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nun örtülü kazanç dağıtımına ilişkin hükümleri, 2006 yılında örnekteki fiilleri gerçekleştiren şirketlere uygulanabilir mi? Uygulanamaz. Çünkü 5422 sayılı kanun, yeni 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 36.maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. 36. madde aynen "3.6.1949 tarihli ve 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu ile ek ve değişiklikleri yürürlükten kaldırılmıştır" şeklindedir. Her ne kadar yeni 5520 sayılı kanun, 13.6.2006'da kabul edilip 21.6.2006 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanmışsa da, 37/1-e maddesine göre, 36.maddesi 1.1.2006'dan itibaren geçerli olmak üzere yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla, 1.1.2006 sonrası için 5422 sayılı (eski) Kurumlar Vergisi Kanunu'nun hükümleri uygulanamaz. Netice, örneklerdeki şirketlere 2006 yılında, (eski) 5422 sayılı kanun uygulanamaz, Mülga Kanun'un 17. maddesine göre örtülü kazanç dağıtımı hükümlerine göre tarhiyat yapılamaz.

Gelelim yeni kanuna. 5520 sayılı (yeni) kanunda örtülü kazanç dağıtımı müessesesi "Transfer Fiyatlandırması Yoluyla Örtülü Kazanç Dağıtımı" başlığı ile 13. maddede düzenlenmiştir. Ancak bu maddenin uygulanması, transfer fiyatlandırması ile ilgili usullerin Bakanlar Kurulu'nca belirlenmesi koşuluna bağlanmış ve ilgili kararnamenin hazırlanabilmesi için ileri bir tarihe ertelenmiştir. Bu sebeple, 5520 sayılı kanunun "yürürlük" başlıklı 37. maddesinin 1-ç bendiyle, örtülü kazanç dağıtımına ilişkin 13. maddenin yürürlüğe giriş tarihi 1.1.2007 olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla örtülü kazanç dağıtan kurumlara, yeni 13.maddenin de 2006 yılında uygulanması mümkün değildir. Bir başka deyişle, örnekteki şirketlere yeni 13. maddeye göre de tarhiyat yapılamaz.

Örnekteki şirketlere, bir başka deyişle 2006 yılında örtülü şekilde kazanç aktaran şirketlere tarhiyat yapılmasına olanak sağlayacak bir düzenleme, mevzuatımızda kalmamıştır. Böyle bir tarhiyat ancak, "olayın peçeleme teşkil ettiği" gibi, ancak yoruma ve delillendirmeye dayalı olarak yapılabilir ki, bu da hem çok zordur hem de yargı nezdinde kabul görmesi olasılığı zayıftır.

Bundan sonra yapılacak bir düzeltme (kanun değişikliği yolu) ile bu boşluk giderilebilir mi? Kanaatimizce bu da pek mümkün görünmemektedir. Gerçi uygulamada geçmişe etkili kanun çok gördük. Ancak hukuk devleti, hukuki güvenlik ve hukuki istikrar ilkeleri ve mükellef haklarına saygı ile bağdaşır bir değişiklik, pek mümkün değildir.

Her zaman dediğimiz gibi, kanun yazmak bir sanattır. Yeni kanunun 36. maddesinin bize göre hatalı kaleme alınması, 2006 yılında hazinenin kurumlar vergisi gelirinin adeta tümüyle yok olmasına kadar varabilecek vahim sonuçlar doğurmaya adaydır.

Aktardığımız bizim kişisel görüşlerimizdir. Tabii ki yorum konusunda son sözü yargı söyleyecektir. Ancak şimdilik görünen o'dur ki, 2006 yılı, kurumlara kazançlarını örtülü olarak dağıtma serbestisi tanınarak matrahlarının yok edilmesi olanağının doğduğu bir yıl olarak mali tarihe geçecektir.

Bu olay ayrıca bize, vergi mevzuatında yenileme hızının düşürülmesi ve vergi yasalarının kamu oyunda daha teknik düzeyde tartışılmasının daha fazla sağlanması gereğine de işaret etmektedir.

Öte yandan örtülü kazanç dağıtımı müessesesinin yeni düzenlemesi, konuya ilişkin usullerin belirlenmesini ve hangi ülkelerle yapılan işlemlerde işlemin karşı tarafının ilgili kişi kabul edileceğinin ilan edilmesini Bakanlar Kurulu'na bırakmıştır. örneğin emsallere uygun fiyat ve bedellere ilişkin hesaplamanın nasıl yapılacağı, mükelleflerin bu konuda hangi kayıt, cetvel ve belgeleri oluşturacağı ve saklama mecburiyeti olduğu, yabancı ülke piyasa fiyatlarının nasıl belirleneceği, "maliyet artı" yönteminde makûl bir kâr oranındaki makûllüğün anlamı ve ölçütleri, ancak Bakanlar Kurulu kararı ile belirlenebilecektir. Dolayısıyla, ilgili kararname çıkmadıkça, örtülü kazanç dağıtımı düzenlemesi 2007'de de uygulanamayacaktır.

Görüşümüz, 2006 yılının, kurumlar vergisinin bir nev'i oto kontrol ve peçeleme subabı olan örtülü kazanç dağıtımı müessesesi açısından kayıp bir yıl niteliğinde olduğudur. Ancak yeni düzenlemenin öngördüğü alt mevzuat oluşturulmazsa, aynı tehlike 2007 yılı içinde söz konusu olabilecektir.


Sadece yaşam hakkı

Turgut Tarhanlı

Yaşam hakkı, bir demokraside, hiçbir biçimde sınırlandırılması düşünülemeyecek bir hak olarak kabul edilir.
Bir zamanlar, idam cezalarının infazı bu hakkın başlıca istisnası olarak görülürdü. Bu, Türkiye'de de böyleydi. Ama, özellikle Avrupa kıtasında idam cezasından arınmış bir bölge oluşturma çabalarına, birkaç yıl önce Türkiye'nin de katılmasıyla, bu bölge bakımından artık böyle bir istisnanın anlamı kalmadı. Meşru müdafaa da, bu hakkın belki de insanın dünya üzerinde varoluşundan beri tanınan bir istisnası. Demokrasilerde kabul gören bir diğer istisnaysa kamu düzeninin korunmasıyla ilgili. Şartlar bunu gerektiriyorsa, güvenlik kuvvetlerinin silah kullanması sonucu meydana gelen ölümler de yaşam hakkının bir istisnası olarak kabul edilebilir. Tabii, bunun, haklara kamu makamlarınca müdahalede bulunulmasını mümkün kılan demokratik ölçütler ışığında, tavizsizce hukuk önünde incelenmesi gereği de bu istisnanın olmazsa olmaz koşuludur.
Yaşam hakkı, bu hukuki ve insani çerçeve içinde korunması gereken mutlak nitelikte bir hak. Bu nedenle, Türkiye Anayasası'nda, örneğin savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hal gibi nedenlerle durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının kısmen veya tamamen durdurulabilmesi mümkün görülmüşken veya Anayasa'da bu hak ve özgürlükler için öngörülen güvencelere aykırı birtakım tedbirler alınabilirken, yaşam hakkına dokunulması, hukuken tartışma konusu bile olamaz.
Eğer toplumsal ilişkilerimizde, böyle bir kuralın belirleyici olduğu bir ilişkiler düzenini önemsediğimizi ortaya koymuşsak, bunun, ilgili olduğu her durumda, her vakada göz önünde bulundurulması gerekmez mi?
Son aylarda, farklı nedenlerle de olsa, aslında yaşam hakkını tartışmakta olduğumuzun farkında mıyız, bilmiyorum. Terör nitelikli saldırılar, töre cinayetleri, kamu düzenini sağlamaya yönelik tedbirler sonucu ölümler ve geçenlerde meydana gelen cami cinayetleri, hep bunun örnekleri.
Bu eylemlerin tümünde, ölüm vakalarını, şu ya da bu yönde hafifletici veya meşru göstermeye yönelik yorumlarla karşılaşılması mümkün. Bunlar siyasi bir nitelik taşıyabilir veya tamamen bunun dışında esaslara dayandırılmaya da çalışılabilir. Ancak bu vakalar karşısında, iki yaklaşım biçiminin korunması önem taşıyor: Bunların ilki, ölümün, ağırlığı ve reddedilemeyecek bir gerçek olduğunun teslimi. İkincisiyse, kamu makamlarınca hukuk önünde bunun sorumlularının takibi. Bu insani gerçeği ve hukuki sorumluluğu bilmemiz hiç de yeterli değil. Bunları bilmekle birlikte, nasıl ortaya koyduğumuz da önemli. Hatta, ilkinden de önemli. Üstelik bu, sadece bireysel bir tutumla sınırlı da değil. Medya gibi, kamuyu hedef alan faaliyetler icra edenlerin de titizlikle ayırdında olması gereken bir sorumluluk. Son günlerde, maalesef bir siyasi atışma halini de alan, bazı öldürme vakalarıyla ilgili olarak, bu konuların her ikisi bakımından da tartışmaya yol açabilecek durumlar olduğu söylenebilir.
Örneğin camide art arda işlenen iki cinayet vakasında, ölenlerin ilim irfan sahibi olması veya kendini bilmez, davranış bozuklukları olan bir meczup olması, her iki kişinin de yaşam hakkının ortadan kaldırılması bakımından önemli midir? Bu öldürme eylemlerinin dehşetini de hissederek, sorumluluğun belirlenmesine çalışılması asıldır.
Kamu makamlarının, bu vakayla ilgili olarak yürüttüğü çalışmalarda belli derecede bir gizlilik bulunması şaşırtıcı sayılmaz. Ancak yürütülen kovuşturmanın seyri konusunda çelişik olmayan, makul bilgilerin kamuya açıklanması, aynı zamanda bir kriz yönetimi olarak da düşünülmeli. Adaletin korunması ve sağlanmasıyla ilgili tüm kurumlar, hukuk çerçevesinde bunu yerine getirmek durumundadır. Ancak bu rutin faaliyetin, aynı zamanda içinde taşıdığı belli bir gerginliği yönetme becerisini de, usulünce açık kılması beklenir. Bu, elbette ancak bir demokrasi için kıymeti harbiyesi olan bir beklenti. Ve konu, yaşam hakkının kaybı ya da korunmasındaki sorunlar olunca, taşıdığı ağırlık da o ölçüde artıyor.


Laikliğin tanımı ve askerî vesayet

MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE

“Laikliğin koruyucusu kim?” Yargıtay Başkanı, bu soruya bilindik cevabın dışında yeni bir cevap verdi ve “Laikliğin koruyucusu yargıdır.” hükmünü tarihe kaydettirdi.

Yargıtay Başkanı’nın, yeni adli yılı açış konuşmasında laiklik kavramı etrafında üzerinde dikkatle durulması gereken başka sözleri de var. Kanun gereği Yargıtay Başkanlar Kurulu’nu, dolayısıyla yargının bütününü temsil eden bu sözler tartışmalara yol açmasına açtı, ama asıl üzerine alınması gerekenlerde bir karşılık bulmadı. Yargıtay Başkanı, tıpkı Meclis Başkanı’nın bu yıl 23 Nisan konuşmasında öne sürdüğü gibi Anayasa’mızda bir laiklik tanımı olmadığını vurguladı. Vurgulamakla kalmadı, konuşmasında Yüksek Yargı’nın sözcüsü olarak kapsamlı ve tutarlı bir laiklik ve din ve vicdan özgürlüğü ilkesi tanımı da yaptı.

Yargıtay Başkanı’nın yaptığı tanım esas olarak Anayasa’nın başlangıç kısmının 5. fıkrasına ve 10. maddeye dayanıyor. Başlangıç’ta “kutsal din duygularının devlet işlerine karıştırılmayacağı” yani devletin dinler karşısında tarafsızlığı vurgulanıyor. İkincisinde, yani 10. maddede... “Herkes... siyasî düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep...” sebebiyle “ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit” ilan ediliyor. Yüksek Yargı Başkanı’nın yaptığı bu analitik tanım, evrensel düzeyde benimsenen ve bizim de örnek aldığımız Fransa gibi ülkelerde uygulamaya konu olan laiklik tanımıdır. Hukuk ve hukukçu gözüyle sorunsuz, uygulanabilir, yargıçların referans alarak kararlarına gerekçe yapabilecekleri ve aklı başında kimsenin itiraz edemeyeceği bir tanımlamadır bu. O zaman sorun nedir?

Sorunun kaynağı laikliğin tanımı değil koruyucusudur.

Yargıtay Başkanı’nın “Laikliğin koruyucusu yargıdır.” sözü, boşlukta söylenmiş bir söz değil. İki kurum, koruyuculuk konusunda birbirine rakip. Tanım konusunda ise keskin bir fark var: Yargı tanımlamaya uğraşırken diğerininki muallakta duruyor. Öyleyse tartıştığımız şey laiklik tanımı değil, “hukuk” veya “askerî vesayet” düzenlerinin gerekçesi.

Ümit Kardaş, 12 Eylül münasebetiyle iki gün önce Zaman gazetesinde Genelkurmay Başkanı’nın devir teslim töreninde yaptığı konuşmayı yorumlarken şu kritik soruyu soruyordu: “Hangi demokratik ülkede, silahlı bürokrasinin başı sosyal devletin, hukuk devletinin, laik devletin ne anlama geldiğini yorumlamak, değerlendirmek hakkını kendisinde görebilir ve tamamen siyasal olan anayasa hukuku alanını askerî güvenlik alanına sokabilir?” Toplum üzerinde silahlı vesayet kuran zorlama denkleminin püf noktası, tam da Ümit Kardaş’ın sorduğu sorudur. Yargıtay Başkanı’nın, “Laikliğin koruyucusu yargıdır.” sözü, hem laiklik yorumlarını hukuk alana çekiyor hem de bu prensibin bir iktidar aracı olarak kullanılmasına, soysuzlaştırılmasına engel oluyor. Doğru, laiklik silahla korunmaz, hukukla korunur. Bugün, darbe ideolojisi yerine bir “sürekli askerî vesayet” ideolojisi geliştirilmektedir. Laiklik prensibi de bu vesayetin ve totaliter bir düzenin gerekçesi olarak takdim edilmektedir. Halbuki siyaset bilimci olarak benim veya bir hukukçu olarak Ümit Kardaş’ın bu kavramları yorumlama konusundaki birikimimiz ve vukufumuz, elbette bir generalinkinden daha ileridir. Ömrünü hukuka vermiş, üstelik yargı adına konuşan bir yüksek yargıcın sözleri ise hepimizin fevkindedir; zira ülkemizin hukukta geldiği düzeyi yansıtmaktadır. Söz hükmünü silahla sağlıyorsa, o zaman sözün değil silahın hükmü geçerli olur. Böyle bir ülkeden de hiçbir şey olmaz.

Bu hafta, 12 Eylül’ün yıldönümü vesilesiyle askerî darbeleri tartıştık. İç Hizmet Kanunu’na, Anayasa’nın muğlak yorumlarına dayalı müdahalelerin yerine, özellikle laikliği koruma gerekçeli “sürekli askerî vesayet düzeni”ni yerleştirmeye niyetlenenler var. Siviller üzerine düşeni yapmıyor ama yargı tek başına, laikliğin tanımını yaparak, üstelik bu prensibi kendi güvenli ve saygın korumasına alarak vesayet düzenine meydan okuyor.

14.09.2006


e-posta adresi:m.turkone@zaman.com.tr

Basında Yargı Haberleri ...

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com

0 Comments:

Post a Comment

<< Home